Osmanlı’nın Söğüt’ten başlayarak cihan devleti mertebesine ulaşması, yalnız askerî veya siyasî bir muvaffakiyetle izah edilemez. Bu yükselişin arkasında, devlet erk’i ile milletin ruh ve madde planında aynı istikamete yönelmiş olması yatmaktadır. Din ve devlet tasavvurunda müşterek bir idrak, ferdî hayatla siyasî düzen arasında derin bir irtibat kurmuştur. Bu irtibat, cemiyetin her katmanında hissedilen bir bütünlük duygusu meydana getirmiştir. Devlet, milletin ruhunu temsil ederken, millet de devleti kendi varlığının tabii bir uzvu olarak görmüştür.
Bu müşterek idrakin en bariz tezahürü, medrese, tekke ve devlet yapısının birbirini tamamlayan bir bütün hâlinde işlemesidir. İlmiye sınıfı ilmi istikameti tayin ederken, tekke irfanı diri tutmuş; devlet ise bu iki alanın ürettiği manevî ve fikrî dinamizmi siyasî ve askerî sahaya taşımıştır. İmar faaliyetlerinden askerî teşkilatlanmaya, ilimden fennî gelişmelere kadar geniş bir sahada ortaya çıkan hamleler, medeniyet inşa etme şuurunun neticesi olmuştur. Bu şuurun merkezinde ise dinî bir hassasiyet ve ahlâkî bir mesuliyet idraki yer almıştır.
İnhitatın Kökleri
Ne var ki bu bütünlük hâli tarih boyunca muhafaza edilememiştir. Osmanlı’nın inhitata sürüklenişi, çoğu zaman Viyana bozgunu ile sembolleştirilir. Hâlbuki mesele bir muharebe meydanında kaybedilen topraklardan ibaret değildir. Asıl kayıp, bu bozgunla birlikte devlet ve milletin, omuzlarına yüklenen ağır tarihî mesuliyeti taşıyacak ruhî ve kültürel kudreti yitirmesidir. Avrupa’yı kuşatan geniş bir imparatorluğun idaresini, teknik maharetin ötesinde derin bir maneviyat ve diri bir halet-i ruhiye sağlıyordu. Bu maneviyat zayıfladığında, maddî düzen de çözülmeye başlamıştır.
Bu çözülüşün mesuliyetini yalnızca dış etkenlere veya tarihî şartlara yüklemek, hakikatin üzerini örtmek olur. Devlet ricali kadar, cemiyetin her ferdi bu sürecin bir parçasıdır. Nitekim Osmanlı’nın son asırlarında, ulemadan vükelâya, tekkelerden sıradan insanlara kadar geniş bir kesimde atalet, donukluk ve vecdsizlik hissedilmektedir. Bu durum, bir hastalık gibi cemiyetin bünyesine sirayet etmiş, ruh kökünden beslenemeyen yapı, giderek kendi ağırlığı altında ezilmiştir.
İlmiye sınıfının yaşadığı zihnî tıkanıklık bu sürecin en dikkat çekici yönlerinden biridir. Kuruluş ve yükseliş devirlerinde çağın meselelerine cevap üreten, yeni şartlar karşısında kaideleri yeniden yorumlayabilen bir ilim telakkisi hâkimken, son dönemlerde bu üretkenlik yerini şerh ve taklit faaliyetlerine bırakmıştır. Eski metinleri tekrar etmek, selefin izinden gitmek bir erdem olarak görülmüş; fakat bu iz sürme faaliyeti yeni bir söz söyleme cesaretini besleyememiştir. Ulema, yetersizliğinin farkında olsa da, bu farkındalık çoğu zaman bir muhasebeye ve yenilenmeye dönüşememiştir.
Devlet mekanizması ile cemiyet arasındaki bağ da bu zihnî donukluktan payını almıştır. Cephelerden bozgun haberleri geldiğinde, minberlerden yükselen ikazlar, cemiyette derin bir karşılık bulmuştur. Ayasofya kürsüsünden yapılan çağrılar, ferdî günah ile toplumsal felaket arasında bir bağ kuruyor ve bu bağ, modern anlamda sebep-sonuç ilişkisiyle değil, ahlâkî bir mesuliyet şuuruyla anlaşılıyordu. Kimse yaşananların kendi hayatıyla ilgisiz olduğunu düşünmüyor, en azından böyle bir itiraz alenen dile getirilmiyordu. Buna rağmen, bu idrak hâli kalıcı bir dönüşümü beraberinde getirememiştir.
Asıl problem, hastalığın teşhis edilmesine rağmen tedavinin uygulanamamasıdır. Menfî hâller işaret edilmiş, bozulmanın alametleri görülmüş; fakat bu bozulmayı tersine çevirecek terkibin nasıl teşkil edileceği konusunda ortak ve güçlü bir irade ortaya konamamıştır. Bu noktada, dinî ve ahlâkî kaideleri çağın şartlarıyla buluşturacak, hem teori hem de pratik sahada yol gösterecek bir ruh önderliğine ihtiyaç duyulmuştur. Böyle bir önderlik ise ancak madde ve mana muvazenesini kurabilen, insanı bütüncül bir varlık olarak ele alan bir idrakle mümkündür.
Ruh Köküne Dönüş İmkânı
Bugün yaşananlar, bu tarihî tecrübenin farklı bir surette tekerrüründen ibaret gibidir. Geçmişte devlet erk’i ve ilim çevreleri çöküşün farkında olduğu hâlde çözüm üretemezken, günümüzde hem cemiyet hem de yönetici kadrolar, içinde bulunulan durumun mahiyetini kavramakta zorlanmaktadır. Lahutî olanla nasutî olan arasındaki bağ inkıtaa uğramış, insanın ruhî dünyası ile sosyal ve siyasî yapılar arasında derin bir uçurum meydana gelmiştir. Bu kopuş, yalnız ferdi ahlâkı değil, cemiyetin ahlakını da zedelemektedir.
Oysa kurtuluş için gerekli imkânlar, büsbütün hariçte aranmak zorunda değildir. Madde ve ruh damarlarımızda dolaşan asil bir birikim mevcuttur. Tarih, kültür ve inanç mirası, hâlâ güçlü bir potansiyel taşımaktadır. Mesele, bu potansiyeli keşfedecek ve onu sistematik bir çerçevede cemiyete sunacak bir idrak seviyesine ulaşmaktır. Bu idrak, kuru bir nostaljiye yaslanmayan, fakat kökleriyle irtibatını da koparmayan bir yenilenme çabasını gerektirir.
Bu noktada, maddeye hâkim olduğu kadar manaya da nüfuz edebilen, insanın dahili dünyasını ihmal etmeyen bir ruhi idrake ihtiyaç vardır. Böyle bir idrak, yalnızca teşhis koymakla yetinmeyip, tedavi yollarını da gösterebilmelidir. Reçeteyi yazmak kadar, ilacı terkiple sunabilmek de mühimdir. Cemiyetin bu ilacı içmeye hazır hâle gelmesi ise zaman alacaktır. Zira köklü dönüşümler, sabır ve sebat ister.
Bugün yürütülen çabanın, çoğu zaman iğneyle kuyu kazmaya benzemesi bu bakımdan şaşırtıcı değildir. Netice hemen alınamayabilir; fakat bu, arayışı manasız kılmaz. Çölde susuz yürüyen birinin vahaya duyduğu iştiyak gibi, bu toprakların da sahih bir ruh hamlesine duyduğu iştiyak derindir. Yarınların nasıl şekilleneceğini kesin olarak bilmek mümkün değildir. İstikamet tayini, bugünden atılacak adımlara bağlıdır. Bu adımlar, madde ile mana arasındaki dengeyi yeniden kurmayı hedeflediği ölçüde değerli ve kalıcı olacaktır. Vesselam…


