Batı, çoğu zaman siyasî, askerî ya da ekonomik bir blok olarak tarif edilir. Oysa bu tarifler, Batı’yı idrak etmek için kâfi değildir. Batı, her şeyden önce bir zihniyet biçimidir. Bir düşünme tarzı, bir varlık tasavvuru ve buna bağlı olarak inşa edilmiş bir hayat telakkisidir. Bu zihniyetin merkezinde ise madde mevcuttur. Batılı insan, hakikati ararken dahi maddenin sınırları dâhilinde kalmayı tercih eder ve aşkın olana yönelir gibi görünse bile, vardığı yer yine maddî bir çerçevedir.
Batı tefekküründe Tanrı arayışı bütünüyle reddedilmiş değildir. Ancak bu arayış, semavî dinlerin bildirdiği aşkın, mutlak ve maverâî bir Tanrı’ya yönelmez. Aranan, tabiatın içinden çıkan, maddeyle bütünleşmiş, insanın denetimine müsait bir “tanrı”dır. Bu sebeple Batı’da Tanrı fikri zamanla yüceltilmiş bir varlık olmaktan çıkar, dönüştürülebilir, şekillendirilebilir ve gerektiğinde devre dışı bırakılabilir bir kavrama indirgenir.
Yunan Aklı ve Roma Disiplini
Batı medeniyetinin fikrî temelleri büyük ölçüde Yunan aklına dayanır. Yunan, insanı merkeze alan, insan aklını nihai ölçü addeden eden bir tefekkür mirası bırakmıştır. Bu miras, Tanrı’ya meydan okuyan, sınır tanımayan ve “ben”i takdis eden bir aklı beslemiştir. Roma ise bu akla kaba askerî disiplin, güç ve tahakküm anlayışını eklemiştir.
Hristiyanlık ise Batı’da hiçbir zaman asli belirleyici unsur hâline gelmemiştir. Kilisenin hukukî ve ahlâkî müeyyide gücü törpülenmiş, din kamusal hayatın merkezinden çıkarılmıştır. Hristiyan ahlâkı, devletin ve sistemin hizmetinde, bir aparat olarak kullanılmıştır. İlâhî ahlâkın nefsi dizginleyen, insanı sınırlandıran yapısı Batı insanına ağır gelmiştir. Bunun yerine nefsin serbestçe dolaşabildiği, hazza dayalı bir hayat anlayışı tercih edilmiştir.
Batı, ahlâkın kaynağını Tanrı’dan alıp insana teslim etmiştir. Peygamberlerin, mukaddes metinlerin ve semavî ölçülerin belirleyici olmadığı bir ahlâk tasavvuru ortaya çıkmıştır. Batılı insan, kendi ahlâkını kendisi yazmak istemiştir. Bu yüzden dinî metinler ya tahrif edilmiş ya da bütünüyle etkisizleştirilmiştir. Hak peygamber Hazreti İsa’nın şahsiyeti gölgelenmiş, onun tebliğ ettiği hakikat geri plana itilmiştir.
Üstün Irk Miti ve Şahıs Kültleri
Tanrı’nın hayattan çekilmesiyle oluşan boşluk, Batı’da hiçbir zaman uzun süre boş kalmamıştır. Bu boşluğu dolduran en güçlü mit, “üstün ırk” anlayışı olmuştur. Kökleri Yunan tefekkürüne uzanan bu anlayış, insanları “ben” ve “öteki” olarak ayırmış; bir tarafı efendi, diğerini köle olarak konumlandırmıştır.
Zamanla bu üstünlük fikri soyut bir iddia olmaktan çıkmış, somut şahıslar üzerinden yeniden üretilmiştir. Batı, simgeleşmiş fertleri tanrılaştırmış, yaşayan ya da ölmüş bazı figürleri takdis ederek yeni putlar inşa etmiştir. Tanrı’yı insanlaştıran bu zihniyet, ardından insanı tanrı mertebesine yükseltmiştir. Böylece insan, kendi nefsini ilâhlaştırmıştır.
Bu süreçte mitoloji mühim bir rol oynamıştır. Antik Yunan tanrıları ve tanrıçaları, çoğu zaman siyasî ve toplumsal ihtiyaçlara nispetle kurgulanmış şahıs kültleridir. Athena misalinde olduğu gibi, sıradan bir insan figürü, dinî ve siyasî bir aparat hâline getirilerek tanrılaştırılmıştır. Bu durum, Batı’nın dinle kurduğu ilişkinin mahiyetini alenen ortaya koyar: Din, hakikat için değil, iktidar ve menfaat için vardır.
Haz Merkezli Hayat ve Maddeye Teslimiyet
Batı insanı, fazilete göre yaşamayı ağır bir yük olarak görür. Nefsine sınır koyan her ahlâk anlayışı ona dar gelir. Bu sebeple hayatını haz, tüketim ve maddî refah üzerine kurar. Ahlâk, bu hedeflere engel olmayacak şekilde yeniden tanımlanır.
Batı’nın tekâmül anlayışı da bu çerçevede şekillenir. Maddî ilerleme bir gaye hâline gelir ve nereye varacağı, hangi bedelleri doğuracağı sorgulanmaz. Ekonomik büyüme, teknolojik ilerleme ve fiziksel konfor, hayatın nihai hedefleri gibi sunulur. René Guénon’un ifadesiyle Batı’nın hürriyeti, adaleti, inancı ve sevgisi bile maddîdir.
Batılı insan, en mücerret meselelerle meşgul olurken dahi nihayetinde maddeye geri döner. Tanrı’yı ikonlaştırır, sembolleştirir, müşahhaslaştırır. Mana, bu süreçte geri plana itilir ve hatta çoğu zaman tutsak edilir. Madde zafer kazanır, mana ise mağlup olur.
Demokrasi ve Modern İllüzyon
Rönesans ve Aydınlanma süreçleri, Batı’da bu zihniyetin kurumsallaşmasını sağlamıştır. Voltaire gibi figürler, Tanrı’sız bir hayat tasavvurunu sistemleştirmiş, dinin kamusal hayattan tamamen dışlandığı bir dünya görüşünü teorileştirmiştir.
Bu dünya görüşünün en güçlü vitrini ise demokrasidir. Demokrasi, Batı’da çoğu zaman bir hürriyet ve adalet rejimi olarak sunulur. Oysa pratiğe bakıldığında, Batı’nın esasen kaba kuvvete dayalı bir tahakküm nizamı kurduğu görülür. Hukuk ve insan hakları beyanları, çoğu zaman siyasî menfaatlerin üzerini örten bir illüzyon işlevi görür.
Batı, barıştan söz ederken dünyayı zorbalıkla yönetmekten geri durmaz. Özellikle İslam coğrafyasında sergilediği tutum, bu çelişkinin en aşikâr teşhiridir. Demokrasi, bu bağlamda evrensel bir değer olmaktan ziyade, Batı’nın kendi menfaatlerini meşrulaştırmak için kullandığı bir vasıta hâline gelir.
Batı’nın meselesi, sadece başka toplumları yönetmek ya da sömürmek değildir. Asıl mesele, insanın kendi nefsini tanrılaştırdığı bir dünya tasavvurunun inşa edilmesidir. Bu tasavvurda mana geri çekilir, madde hâkim olur. Ahlâk, hazza nispetle şekillenir; Tanrı, insanın arzularına göre yeniden tanımlanır.
Bu tabloyu doğru okumadan Batı’yı idrak etmek mümkün değildir. Ve bu zihniyetle yüzleşmeden, hatta hesaplaşmadan ona karşı sahici bir fikir ve medeniyet iddiası geliştirmek de mümkün görünmemektedir.


