Estetik, ahlâk ve istikamet meselesi

0
Estetik, ahlâk ve istikamet meselesi
Estetik duyuşun ahlâkî idrakten koparıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Geriye kalan, çoğu zaman kendi içini dolduramayan bir süslü görünüş… Nice insanlar görüyoruz ki elbiseleri ihtişamlı fakat içleri boş.

Mevlâna Hazretleri’nin asırlar öncesinden gelen ikazı bugün dahi geçerliliğini muhafaza ediyor: “Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok!” Bu söz, hem nefsimizi hem çağımızın gidişatını tartmaya yarayan güçlü bir mihenk olarak duruyor. Çünkü ahlâkî derinliğe nüfuz edilemeyen yerde estetik yalnızca bir parıltıdan ibaret kalır. Nefsin hoşuna giden bir süs, fakat ruhun ihtiyacına cevap veremeyen bir gölge gibi.

Ahlâkın gölgelenmesi, eşyanın hakikatine dair nispetimizin de zayıflamasına sebep oluyor. Nitekim Allah Resulü’nün “Ya Rabbi, eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster” duası, insanın varlıkla ilişkisinde nasıl bir derinlik araması gerektiğini işaret eder. Bugün ise gölgeye bile hakkıyla nispet kurmakta zorlanan bir insanlık tablosu var karşımızda. Varlığın gölge olarak tezahür ettiğini ifade eden Vahdet-i Şühud telakkisi, insanın bu gölgeye hangi ahlâkî merkezle yaklaşacağını tayin ederdi. O merkez kayboldukça, hakikatin yerini şekil; marifetin yerini yüzeysellik alıyor.

Aramak ve Bulmak

İnsan, tarih boyunca kendini anlamanın yollarını aradı. Kimi zaman bunu vahyin aydınlığında, kimi zaman hikmet geleneğinin rehberliğinde yaptı. Ancak modern çağda bu arayış, ilâhî merkezden koparak insanın kendi içine doğru daralan bir hatta ilerledi. Bu daralmanın en belirgin tezahürlerinden biri de modern psikoloji ekollerinde karşımıza çıkar.

Nitekim Freud ve Jung gibi isimler üzerine yapılan tartışmalar, bu yüzeyselliğin aşikâr bir misali. Freud’un insan psikolojisine ilişkin tahlilleri bir tür “öte âlem yakıtı” olarak görülebilir; Jung ise hakikate yönelen yarım bir istikametin kurbanı gibidir. Her ikisinin de fikirleri insanı anlamak yolunda birtakım imkânlar sunar fakat nihai hükmü onların değil, ilâhî marifetin çerçevesi verir. Buna rağmen zaman zaman şu sığ sualle karşılaşırız: “Elektriği bulan Edison cehenneme mi gidecek?” Hâlbuki mesele ilmin kendisinden önce istikameti muhafaza etmek, arayışı doğru hizada tutmaktır. Allah dileseydi elektriği Ahmet’e veya Mehmet’e buldururdu, çünkü kulun yaratılış gayesi “ibadet” olarak belirlenmiştir. Âlemdeki her keşif, zaten yaratılmış olan nizamın bir işareti hükmündedir.

Bu bakımdan hakikati aramak, insanın asıl gayesine dönük doğru bir çaba içinde olmasıyla mânâ kazanır. İstikamet bozulduğunda bilgi, sadece dünyevî bir iftihar vesilesine dönüşür. Oysa kâmil insanın bilgisi, marifetin kapılarını aralayan bir yol, bir nefis terbiyesi imkânıdır.

Merhamet ve Nispet

Allah’ın kendisine küfredenlere bile rızık vermekten imtina etmediği hakikatini tefekkür ettiğimizde, ahlâkın kaynağının nasıl bir rahmet olduğu daha iyi anlaşılır. Allah Resulü’nün sahabelerine karşı gösterdiği şefkat, Kur’ân ahlâkının tam bir tecellisidir. Bu sebeple, Allah Resulü’ne sağlam nispet sahibi olan Ehlullah da aynı merhameti kendilerine düstur edinmişlerdir.

Bugün ise nispetler zayıflamış, ahlâkî kıvam bozularak şekilci bir algıya dönüşmüştür. Devrin değişimine bağlı olarak insan da değişiyor, zamanın ve mekânın ruhu farklılaşırken hakikati farklı yerlerde aramaya başlıyoruz. Eşyanın dördüncü buudu olarak ifade edilen zamanın, Allah’ın “Dehr” ismine nispet edilmemesi sebebiyle insan, bir önceki ânı bir sonraki âna taşımakta hata yapıyor. Bu hata büyüdükçe, zaman ve mekân üzerinde tasarruf kudreti de zayıflıyor. Yanlışlar zinciri, insanın hakikati idrak etme yeteneğini köreltiyor.

Nefs ve Dil

İnsan, sahip olduğu ilmin büyüklüğüyle değil, nefsi karşısındaki teslimiyetiyle değer kazanır. Molla Hâlid-i Öleki’nin hayatı bunun çarpıcı bir misalidir. Kendisi devrinin en büyük âlimlerinden biri olmasına rağmen Seyyid Sıbgatullah Arvâsî Hazretleri’ne intisap ettiğinde çevresi ona şaşkınlıkla sordu: “Bu kadar ilim sahibi iken neden onun hizmetine girdin?” Molla Hâlid’in cevabı nefsi aşağılamanın ve ilmin hakikatine vukufiyetin doruk noktasıydı: “Hristiyan papazın ortak olduğu ilmi ne yapayım.” Bu cevap, ilmin kaynağına yapılan bir vurgudur. Bilginin hakikati, sahibini Hakk’a nispet ettiği ölçüde kıymetlidir.

Buna mukabil, insanın en fazla tökezlediği alanlardan biri dildir. “İnsanın her aklına geleni söylemesi kötülük olarak kendisine yeter” hikmeti, dilin ne kadar tehlikeli bir vasıta olduğunu teşhir eder. Bugün diline hükmedebilen kaç kişi var? Şaka veya ciddiyet fark etmeksizin, söz sanki bir mecburiyetmiş gibi ağızdan çıkmak zorunda kalıyor. Nefsin en çok hâkim olduğu yer, çoğu zaman insanın düşünmeden söylediği cümlelerdir.

Hakikate Doğru Bir Yürüyüş

İnsanın istikamet arayışı hiçbir zaman bitmez. Estetik idrak, ahlâkî bir merkeze bağlanmadıkça güneş ışığından yoksun bir gölge gibi kalmaya mahkûmdur. Bilgi, marifetin kapısı hâline gelmedikçe insanı hakikate taşıyamaz. Merhamet, nispet ve edep olmaksızın insanın ne zamanla ne de mekânla kurulacak sahici bir irtibatı kalır.

Dolayısıyla kendimize yeniden bir ahlâk terazisi kurmalıyız. Nefsimizi terbiye ederek, dile hâkim olarak, ilmi doğru köke bağlayarak, zamanın bize yüklediği mesuliyeti idrak ederek bir yürüyüş gerçekleştirmeliyiz. Bu yürüyüşte her adım, bizi nefsin karanlığından hakikatin aydınlığına taşır.

Hakikati olduğu gibi görme duası, aslında bir insanın ömrü boyunca sürdürdüğü en derin arayışın özetidir. Çünkü hakikat bize her an yeni bir yüzle tecelli eder, zaman değiştikçe insanın imtihanı da değişir. Ancak istikamet yerli yerinde durdukça, insan hangi zamanda olursa olsun yolunu bulur.

Öyle bir yol çizmeliyiz ki; ahlâkın estetiğe üstün olduğu, bilginin istikamete bağlandığı, nefsin terbiyesini gerektiren, merhameti merkeze koyan ve insanın kendine karşı mükellefiyetini hatırlatan… Vesselâm…

Yorum Yazın