Sporun insan ve toplumların hayatında önemli bir yeri olduğu muhakkak. Fakat, bazı sporların insanın ahlak ve ruh dünyasını olumsuz etkilediğini de belirtmemiz gerekiyor. Bunların başında, boks ve futbol geliyor. Bu iki spor dalı, spor olmanın ötesine bir hınç ve bağımlılık haline gelmiş, sadece oyuncuları değil, taraftarları bile saldırgan ve ölçüsüz tutumlara sokmuştur. Dolayısıyla, sporun birleştirici ve insanı beden açısından koruyucu özelliği, sanki unutulmuştur.
Boksun ve futbolun belli kesimler tarafından, bir kumar ve şiddet anlayışı ortaya koyduğunu, bu iki sporun şiddet ve tatmin faktörü olarak, milyonlarca insanı kendine bağladığını, bu ilginin çeşitli sektörlerde bir ticaret ve kar endüstrisi olarak gerçekleştiğini hepimiz biliyoruz. Ayrıca, bu iki spora bağlı olarak, çeşitli şike ve bahisler yoluyla insanların, farklı menfaat şebekelerinin kontrolü altına alındığını, yakın zamanda ülkemizde de görmüş olduk.
Birçok konu gibi, bir spor veya sosyal faaliyetin arka planında kirli çalışmalar yapılmış olması, bize spor veya futbol, dövüş endüstrisinin, insanın samimi ve iyi duygularının istismar edildiğini açıkça gösteriyor. İş bununla da kalmıyor; yüksek idealler, vatan ve milli duyguların da menfaat ve rant hareketlerine kurban edildiğini açıklıyor.
Bütün bu duygu ve heyecan selinin karşılığında, neleri kaybettiğimizi ve hangi niteliklerden uzaklaştırıldığımız anlamamız gerekiyor. Gençliğinde futbol oynamış biri olarak, bu spor dallarına karşı çıkmaktan çok, onları en yüce duygularımızı o alana yönelten ve insanları sonucu belli olmayan kazançlar uğruna, en ölçüsüz, sadist ve holiganca duygular içine yönelten, bazı duygu ve heyecan simsarlarının kontrolundan kurtulması gereğine işaret etmek istiyorum.
Duygu ve İdealler
İdeal kelimesi, sanki on on beş yıldır bizim lugatımızdan çıktı. Sadece duygular ve hazlar üzerinde konuşmaya başladık. Ya kendimizi, bazı önemsiz ve faydası olmayan duygulara kaptırılmış buluyor, ya da kendimizi yüceltmek üzere bazı alışkanlık veya heyecanlar ile gerçek ve önemli hedeflerden uzak kalıyoruz!
Bir yerde yapay ve üretilmiş zevkler ve alışkanlıklar dönemine girmiş durumdayız. Özellikle televizyon, foto-roman, foto maç gibi yayın organları, daha sonrasında internet ve sosyal medya mecraları ile, düşünce ve duygularımız, belli merkezlerin kontrolüne girerek, içimizden gelmeyen ve ihtiyaç duymadığımız “sun’i heyecan ve arzular”a hapsedildik! Bu hapsolma, hayatın gerçek yönünden uzaklaşma anlamında zihni ve duygusal bir hapis olayı olmaktadır.
Çok önemli bir söz var: “Bilgiye hâkim olan, dünyayı yönetir!” Hayatın, en önemli ve temel konularını bir yere bırakıp, önemsiz ve ikinci veya üçüncü derecede, sadece duygular ve ihtirasları yönlendiren alanlara yöneltilmek, sosyal psikolojinin kötülük adına kullanıldığı büyük bir dönüşüm olmuştur. Bu metot, günümüzde bütün şiddetiyle ve birçok hayat olaylarını dönüştürücü bir şekilde kullanılmaktadır.
Nasreddin Hoca’nın evinin soyulmasında kendi eksikliğini dile getiren kadıya söylediği söz, bu konu için de kullanılabilir: “Kadı Efendi, hırsızın hiç mi suçu yok!”
Evet, çocuk ve gençlerimizi, bugünkü haber ve dijital hapishaneye mahkûm eden hükümetlerin, eğitim politikalarının ve son olarak da sorumluluğunu bilmeyen anne-baba ve öğretmenlerin hiç mi suçu yok!..
Türk Milli Takımının, dünya kupasına hazırlanırken, kurgulanan reklam ve takımı destekleyici spotları ve sloganları görünce, bu görüntüleri seyreden çocuklarımızın, “galiba, dünyanın en önemli olayı futboldur! Bu yüzden, bütün kalbimiz ve ruhumuzla, futbol galibiyetine odaklanmalıyız!” diye düşünüp, hayatlarını bu yanlış kurgu üzerine kurmalarından endişe etmiştim. Bu yüzden, futbolun “kutsallaşması”ndan korkmuştum. Fakat, Milli Takımın başarısızlığının da, bu kitle üzerinde çeşitli psikolojik travmalara yol açabileceğini de düşünüyorum.
Artık kendimize gelip, neye çok fazla önem verip, neyi belli bir dozajda tutup, insanımızı hayaller dünyasından alıp, gerçek dünyamıza yöneltecek yöneticilere, anne-babalara ve öğretmenlere ihtiyacımız olduğunu anlamalıyız.


