Bir manada insan hayatının yaşayış felsefesini ve düzenini analiz etmekte ve çoğu zaman da hayatın problemlerini ele alarak çözümler gösterebilmektedir.
Sosyal Bilimin Önemsizleştirilmesi
Sosyal Bilimin ikinci plana atılması, Avrupa’daki Din-ilim mücadelesi ile başlar. Sosyal ilimlerin, ahlak, hukuk ve sosyal sistem bağlamında ve özellikle insanın ruhu ve ahlak dünyasının şekillenmesinde Hristiyanlık dininin yanlışlığı üzerinde ortaya çıkan görüşlerden etkilendiği görülmektedir. Bu düşünceler, dinin insan hayatını ve toplumu yanlış ve tek taraflı yönlendirilmesiyle kesinleşti ve din dışı bir sosyal dünyanın kurulmasına yönelindi. Aslında, bu konuda Hristiyanlığın suçu yoktu. Din adamları, Hristiyanlığı kendileri için bir menfaat kaynağı haline getirmişlerdi. Bu yanlış durum, çözümlenebilirdi. Fakat, bazı düşünürlerin açıkladığı gibi, Sanayi ve Ticaret kesimi, dinin; kendi hakimiyetini sarsmaması için, özellikle Yahudi bazı sosyal bilimcileri dinin yerine bazı sosyal teoriler ortaya koyarak, serbest hareket etmelerine imkan sağlamak için, dine alternatif çalışmalar yapmaları konusunda maddi olarak destekledi ve sosyal ilimleri, hayatın birçok alanından başardılar. Siyasette demokrasi, iktisatta liberalizm, ideolojide Salt Milliyetçilik sosyal bilimlerde sosyoloji, antropoloji ve psikoloji gibi ilim dalları bir manada dinden uzak ve dinin yerini belli konularda dolduracak birtakım yaşama düzenleri getirmek düşüncesiyle üretildi!
Buna karşılık din ve gelenekçilik, Yahudi ve Hristiyan din adamlarının bozmuş ve kendilerine menfaat sağladığı “değiştirilmiş din” gerçeği üzerinden sürekli eleştirildi ve aşağılanarak, sadece kişisel dua ve sığınma ile manevi tatmin sağlayıcı tören gösterileri haline getirildi. Gerçek hayat ile bağlantısı olmayan ritüeller, dualar ve ibadetler halinde düşünüldü. Halbuki, insanlık tarihine baktığımızda, bütün peygamberlerin toplumda ve yönetimde, çeşitli haksızlık, zulüm, sömürü ve hukuk dışı hareketleri değiştirmek üzere gönderilmiş olduklarını ve sistemleri ıslah ettiklerini görmekteyiz. Yani, dini bilginin “insanı ve hayatı dönüştüren” sosyal bilimler ile büyük ölçüde iç içe ve onların problemlerine çözüm getiren kurallar ortaya koyduğuna şahit olmaktayız. Sadece ruhi veya manevi dünya ile sınırlı bir din anlayışı ile ilgilenmedikleri görülmektedir.
Aslında bu gelişme, insan ve toplumsal hayatın, ilahi emir ve programların dışında kişi veya grupların istediği şekilde bir hayatın kurulması hedefiyle sağlandı. Onları hedefi, insan ve toplumların kaderi, ilahi dinlerin değil; bazı siyasi veya iktisadi güç merkezlerinin koyduğu kurallar ve sistemler ile gerçekleşmesiyle olmalıydı!..
Sosyal İlimleri Eksikliğinin Sonuçları
Sosyal ilim ve özellikle sosyoloji ve psikolojinin olması gereken rolü, insan ve toplumun tabii yapısı dikkate alınarak, bu tabii özelliklere uygun bir çalışmanın yapılmasını sağlamaktı. Fakat, siyasi ve iktisadi güç merkezleri, insanı ve toplumu anlayıp, ona uygun bir sistem kurmak yerine, insan ve toplumu, kendi koyduğu kurallara uydurmayı hedefliyorlardı. Bu yüzden, insanı ve toplumu, bir makine, hayatı da bir fabrika gibi düşünerek, insanı iktisadi ve siyasi sistemlerin bir uydusu haline getirdiler. Bu durum, teknolojinin gelişmesi ile, otomasyon, teknik sistemler ve nihayet teknoloji ve yapay zeka ile insanı, belli kurallara göre “biçimlendirme”yi hedefledi. Yani, insanı duygu, ahlak, din ve manevi değerlerle değil; ideoloji, siyasi parti, reklam, piyasa hareketleri, danışmanlık kurumları, yapay zeka gibi, bazı gruplar tarafından yönlendirilen, fakat insanı düşündürmeyen ve genelde inanç ve ahlak dışı hareket eden bir hale getirmeye hedeflediler.
Bu çalışmayı; bir yandan eğitim kurumlarında dersler ile, bir yandan da medya ve sosyal medya ile insanları belli tutum ve davranışlara yönlendiren, daha çok insanları etkileyen veya duygusal yönlerini harekete geçiren, kişilerin vücut ve görünümleri üzerine ilgiyi ön plana getiren bir yönlendirme hareketini gerçekleştirdiler. İnsan ve toplum hayatı, tamamen “dış öğeler” ve “gösteriş” faktörleriyle biçimlendirilmeye başlandı. Bu yönelişler için insanların az düşünmesi, fikir tartışmalarına girişmemesi, hazır bilgiler ile hareket ederek, iç dünyası ve inanç, ahlak faktörleriyle ilgisiz olması gerekiyordu. Bunu sağlayacak tek faktör, iktisadi teknoloji idi!..
Avrupa’da sanayi devrimi de, insanın maddi hayatına yönelik ciddi ve tek taraflı bir gelişme(!) idi. Ama, insanın ve toplumun, duygu ve gönül dünyası, ciddi bir boşluk ve tatminsizlik içindeydi. Her şey daha çok para kazanmak ve daha çok eşya edinmek üzere planlanmıştı.
Aslında sosyal ilgi ve dünya, başkalarıyla birçok şeyi paylaşmayı sağlayan, insanların birbirlerine iyi davrandıkları, yardımlaştıkları ve basit menfaatler için birbirlerini kırmamaları gereken “bütüncü özelliği” olan bir dünya idi. Fakat liberalizm, kapitalizm, insanı bencilleştirmiş, “ben” duygusunu ön plana çıkarmış ve “başkaları”na kişiyi yabancılaştırmıştır. Bütün bu politikalar, komünizm gibi bir başka insan ve topluma aykırı bir ideolojiyi Avrupa’da ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştı.
Maalesef, Türkiye de böyle bir anlamsız ve faydasız gidişi, uzun zamandan beri kendine rehber edinmiş ve insana sadece bilgiyi vererek, iyi insan ve toplum oluşturabileceği hatasını düşmüştür. Sosyal ilimler, öncelik değerler ile ayakta durabilmekte ve toplumları da bu doğrultuda şekillendirebilmektedir. Değerlerin en etkilisi ile din ve ahlak değerleridir.
Bu demek değil ki, her konuda din ve ahlak ile hareket edilmelidir. Ama, insanı eğitme ve doğru davranışlar içine sokmak konusunda, bu iki değerin dışında gerçekleşmiş bir eğitim tarzı yoktur! Sosyal ilimleri, din ve ahlak değerleri ile birlikte ele almadığımız ve iktisat ve teknolojiyi, bir kültür ve eğitim gibi anladığımız sürece, ne insanı ve ne de toplumu iyi bir davranış ve yaşayış düzenine sokabilme imkanımız yoktur! Bunun en belirgin örneği, Avrupa ülkeleridir. Bilgili ve tecrübeli insanı yetiştirirken, iyi, samimi ve güvenli bir insan tipi ve toplumu hala hazırlayamamışlardır.


