Bir cemiyet, kendi çocuklarına neyi niçin yaşayacaklarını söyleyemez hâle gelirse, orada disiplin zayıflar, sabır tükenir. Çocuk, genç, hatta yetişkin fark etmez; insan, maksatsız bırakıldığında kendi nefsinin hoyrat taraflarına daha açık hâle gelir. Bugün karşı karşıya kaldığımız manzara biraz da budur. Gayesiz bırakılmış bir neslin, içindeki boşluğu öfke ile, taşkınlık ile, saldırganlık ile doldurmaya başlaması. Mesele birkaç münferit vaka değildir. Mesele, bu vakaları mümkün kılan zemin meselesidir.
Şiddetin Kaynağına Dair
Şiddet, öfke ve nefret insana bütünüyle yabancı duygular değildir. Bunlar insan tabiatında mevcut olan ham kuvvetlerdir. Dünyanın en sakin görünen insanı bile küçücük bir trafik tartışmasında kendisini kaybedebiliyor. Bir söz, bir bakış, bir itişme, bir aşağılanma hissi insanın içindeki karanlık tarafı bir anda uyandırabiliyor. Demek ki insanı sırf “iyi niyetli bir varlık” diye tarif etmek hakikati anlatmaya yetmiyor. İnsan, terbiyeye, istikamete ve mânâya muhtaçtır.
Bu sebeple gençlerin içindeki menfî enerjiyi yalnız baskılayarak netice alınamaz. Bastırılan şey, başka bir yerden daha sert şekilde geri döner. Asıl yapılması gereken, o kuvveti doğruya tahvil etmektir. Öfke, zulme karşı adalet hissine dönüşebilir. Hiddet, mazlumu müdafaa eden bir cesaret hâline gelebilir. Taşkınlık, zapturapt ile iradeye inkılâp edebilir. Fakat bunun için insana yön tayin etmek gerekir. İstikamet verilmeyen enerji, eninde sonunda tahribe çalışır.
Bugünün en büyük problemlerinden biri de burada düğümleniyor. Çocuklarımızı sürekli bilgiye maruz bırakıyoruz, fakat onları hakikate kavuşturamıyoruz. Başarı telkin ediyoruz, fakat hedef göstermiyoruz. Rekabeti öğretiyoruz, fakat mesuliyet duygusunu derinleştiremiyoruz. Kendisinden büyük bir davaya bağlanmayan genç zihin, çoğu zaman kendi içine kapanıyor yahut en kolay tesir altında kalacağı mecralara savruluyor. O zaman dijital kalabalıklar, anlık hevesler, sanal kahramanlıklar ve yıkıcı özdeşlikler, gencin iç dünyasında hakikatin yerini işgal ediyor.
Boşluk Kaldırmayan İnsan
İnsan boşluk kaldırmaz. Boş kalan yere bir şey mutlaka yerleşir. Bu bazen kötü bir arkadaş çevresi olur, bazen ekranların kirli telkini, bazen nefret dili, bazen de şiddeti sıradanlaştıran bir hissizlik. Boş olan şeye tasallut eden çok olur. İşte bu yüzden çocuklarımızı ve gençlerimizi kendi hâline bırakmak, görünüşte hürriyet gibi dursa da hakikatte batıl dünya görüşlerine terk ediştir.
Bugün okul, yalnız ders anlatılan yer olmamalıdır. Okul, bir ruh inşası mahalli olması lazım gelir. Fakat okulun içinden ruh çekildiği için, geriye sadece program, sınav, not ve mekanik başarı takibi kaldı. Bu halde öğrenci kendisini bir mânânın öznesi olarak değil, düzenin içinde sürüklenen bir unsur olarak görmeye başladı. Öğretmen de yalnız bilgi aktaran bir memur hâline indirgendi, onun irşad edici tarafı zayıfladı. Aile kendi mesuliyetini okula devretti, okul bunu rehberliğe havale etti, rehberlik de büyüyen yarayı ancak kayıt altına aldı. Neticede herkes sözde vazifesini yaptı; fakat çocuk ortada kaldı!
Sosyal çürüme biraz da böyle başladı. Önce kelimeler boşaldı ve mefhumlar aşındı. Ardından otorite sarsıldı, hürmet kayboldu, utanma duygusu geriledi. Nihayet insan, karşısındakini bir can olarak değil, öfkesinin önündeki engel olarak görmeye başladı. Okullardaki bozulma, bu büyük çürümenin en görünür işaretlerinden biridir. Çünkü cemiyetin yarını olan çocuklar, bugünün dağınıklığını en çıplak şekilde üzerlerinde taşıyorlar.
Çare: Maksat, Meşguliyet ve Hakikat
Buradan dönüş var mıdır? Elbette vardır. Fakat dönüş, yalnızca kameraları artırarak, kapılara daha fazla görevli koyarak, arama prosedürlerini sıkılaştırarak sağlanamaz. Bunlar lazımdır, ama kâfi değildir. Asıl ihtiyaç, çocuklara bir maksat vermektir. Bir insan ne için yaşadığını bilirse, nefsinin taşkın taraflarını daha kolay dizginler. Kendisini büyük bir mesuliyetin parçası sayarsa, elini ve dilini daha çok muhafaza eder. Kendisine ilâhî bir mânâ yüklenmiş insan, hayatı rastgele yaşamaz.
Burada “ilâhî misyon” meselesi hayatîdir. Çünkü mutlak doğru, insanın hevâsına göre değişen bir kanaat değil, kendisini aşkın bir hakikate nispet eden ölçüdür. Doğrunun olmadığı yerde iyi ve güzel yoktur. Hakikate nispet edilemeyen her muamele, haksızlık doğurur. Bugün gençlere sadece “iyi insan olun” demek yetmiyor. İyinin neye göre iyi olduğunu, güzelin hangi ölçüyle güzel kaldığını, adaletin hangi hakikate dayanarak ayakta durduğunu göstermek gerekiyor.
Demek ki bizim vazifemiz, neslimizi oyalamak değil; onu hakikatle meşgul etmektir. Gençlerin zamanını doldurmak için rastgele etkinlikler tertip etmek kâfi gelmez. Onlara sahici bir yöneliş kazandırmak gerekir. Okulda, ailede, camide, mahallede ve kültür hayatında bunu yeniden kurmak mecburiyetindeyiz. Çocuk, kendisini Allah’ın huzurunda mesul bir varlık olarak tanırsa; öfkesine de, kuvvetine de, arzusuna da başka türlü bakar. O zaman şiddet, nefsin taşması olmaktan çıkar; terbiye edilmesi gereken bir imtihan hâline gelir.
Bugün zulüm dünyada işbâ noktasına ulaştı. İnsanlık, elindeki fennî imkânı büyüttü ancak insanlığını büyütemedi. Güç arttı, fakat hikmet aynı nisbette azaldı. Böyle bir çağda kendi evlatlarımızı sahipsiz bırakamayız. Bu çocuklara yeniden gaye vermek, onları disiplin, mesuliyet, iman, edep ve mahviyet fikriyle buluşturmak mecburiyetindeyiz. Aksi hâlde her yeni hadise karşısında şaşırırız, sadece şaşırmakla kalırız. Fakat şaşırdığımız şeyin zemini, gözümüzün önünde büyümeye devam eder.
Şimdi kendimize şu suali sormanın vaktidir: Çocuklarımızı yalnız korumaya mı çalışacağız, yoksa onları gerçekten inşa mı edeceğiz? Korunmayan çocuk yaralanır, inşa edilmeyen çocuk çöker. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, nesle yeniden emanet şuurunu, istikamet hissini ve hakikat bağını kazandırmaktır. Bu yapılabildiği ölçüde okul yeniden emniyet bulur, toplum yeniden nefes alır. Ve hakikate nispet edilerek yapılan her iş ve hareket niyeti mucibince zaten iyi ve güzele mebnidir.
Ve... Bu söylediklerimiz bir yana, esas hatırlanması gereken; halkın sahibi devlettir!


