Jeffrey Epstein kimdir?
Jeffrey Epstein kamuoyuna uzun yıllar boyunca varlıklı bir finansçı ve seçkin çevrelerde dolaşan bir yatırım danışmanı olarak tanıtılmış. Ancak klasik anlamda büyük fonlar yöneten, şeffaf geçmişe sahip bir finans figürü değil bu kişi. Onu sıra dışı kılan şey, parasından çok kurduğu ilişkiler ağı.
Bugünden bakıldığında anlaşılıyor ki, MOSSAD’dan aldığı destek ile batılı elitlere sınırsız erişim elde edebilmiş ve akademi dünyasından siyasetçilere, iş insanlarından kraliyet çevrelerine kadar uzanan geniş ve prestijli bir sosyal ağ kurmuş. Kendini entelektüel projelere destek veren bir hayırsever gibi konumlandırması, birçok güçlü ismin onunla rahatça ilişki kurmasına zemin hazırlamış. 2008’de reşit olmayan kız çocuklarına yönelik suçlardan yargılanmış ve oldukça tartışmalı, hafif bir anlaşmayla ceza almış. Yani o dönem için korunmuş. 2019’da yeniden tutuklanmış ancak dava süreci devam ederken cezaevinde şaibeli bir şekilde ölmüş. Hem önceki hukukî imtiyazları hem de ölümü, arkasındaki ilişkiler ağını daha da tartışmalı hâle getiriyor böyle olunca.
Nasıl bir ağdan bahsediyoruz?
Epstein’in kurduğu yapı spontane gelişen bir oluşum değildi; dikkatle inşa edilmiş bir sosyal ağdı. Öncelikle statü üzerinden kapılar açtı. Zengin ve nüfuzlu insanlarla aynı ortamlarda görünmek, yeni isimlerin ona güvenmesini kolaylaştırdı. “Bu kadar güçlü insan onunla görüşüyorsa demek ki güvenilir” düşüncesi, ağın büyümesinde önemli rol oynadı. Bunun yanında güçlü kişilerin psikolojisini iyi okuduğu anlaşılıyor. İnsanlara kendilerini özel, seçilmiş ve ayrıcalıklı hissettiren bir atmosfer kuruyor; entelektüel sohbetler, bağış projeleri ve seçkin davetlerle sosyal bir cazibe alanı oluşturuyordu. Böylece ilişkiler sadece maddi değil, hissî ve egosal bağlar üzerinden de güçleniyor.

Bu ağın önemli unsurlarından birinin de mekân seçimi ve ortam tasarımı olduğunu vurgulamakta fayda var. Özellikle Little Saint James gibi izole yerler, özel uçuşlar ve kapalı davetler sayesinde dış denetimden uzak alanlar oluşturuluyor. Bu tür ortamlarda “burada olan burada kalır” anlayışı yerleşir. Güçlü insanlar için hem cazip hem de riskli olan bu kapalı dünyalar, sıradan sosyal ilişkileri zamanla karşılıklı kırılganlık alanına dönüştürebilir. Böyle bir zeminde insanlar sadece dostluk ya da çıkar ilişkisiyle değil, paylaşılan sırlar ve geri dönülmesi zor davranışlar üzerinden de birbirine bağlanır.
Elitler bu yapıya nasıl dahil oldu?
Elitlerin bu yapıya dahil oluşu genellikle üç dinamik üzerinden ilerlemiş anlaşıldığı kadarıyla. İlki prestij arzusu: güçlü insanlar başka güçlü insanlarla aynı çevrede bulunmayı ister. Epstein’in en büyük sermayesi çoğu zaman para değil, kiminle bağlantı kurabildiğiydi. İkincisi fayda ilişkileriydi. Finansal danışmanlık, bağış bağlantıları, akademik projelere destek veya siyasî temaslar gibi görünen meşru ilişkiler zamanla karşılıklı bağımlılığa dönüşebiliyordu. Üçüncü ve en karanlık boyut ise zaaf ve sessizlik mekanizmasıydı. İddialara göre bazı kişiler önce ayrıcalıklı ortamlara çekiliyor, ardından onları suskun kalmaya mecbur bırakabilecek durumların içine sürükleniyordu. Böylece bağ ideolojiden değil, korku ve utançtan beslenen bir kilide dönüşüyordu.
Bu yapıda önemli bir rol oynadığı belirtilen isimlerden biri olan Ghislaine Maxwell’den bahsetmek şart. Sosyal bağlantıları kurma ve genç kızların temin edilmesine aracılık etme suçlamalarıyla yargılanıp mahkûm edilmesi, meselenin tek bir sapkın kişiden ibaret olmadığını, örgütlü ve sistemli bir yapı olduğunu gösteriyor.
Sonuçta Epstein olayı yalnızca ferdî suçlar dizisi olarak değil, gücün denetimsiz kaldığında nasıl kapalı, karşılıklı zaaflara dayanan bir gölge dünya üretebildiğini gösteren çarpıcı bir örnek hâline geliyor. Burada dikkat çeken şey sadece yapılanlar değil, bu düzenin uzun süre nasıl görünmez kalabildiği. Daha doğrusu etkili ve yetkili konumda bulunan herkesin suçun ortağı olması dolayısıyla yaşanan göz yumma.
"Bu olayın dikkat çekici tarafı sadece suçun büyüklüğü değil, suçun normalleşebildiği zemindir"
Bu olayları, tek tek suçlardan ibaret vakalar olarak mı görüyorsun; yoksa bir medeniyetin iç yapısını ele veren derin bir belirti olarak mı?
Eğer meseleye yalnız kriminal bir dosya gibi bakarsak, tablo “güçlü insanların karıştığı büyük bir suç ağı” çerçevesinde kalır. Hukuk, emniyet, istihbarat zaafları konuşulur; kimlerin korunduğu, kimlerin neden dokunulmaz olduğu tartışılır. Böyle bir okuma yanlış değildir, fakat eksiktir. Çünkü bu olayın dikkat çekici tarafı sadece suçun büyüklüğü değil, suçun normalleşebildiği zemindir.
Epstein ve çevresine dair anlatılanlar — burada özellikle MOSSAD ile bağlantısı— bize şunu düşündürüyor: Güç merkezlerinin üst üste bindiği yerlerde ahlâk, çoğu zaman yazılı kurallardan daha hızlı eriyebiliyor. Yasa metinleri yerinde dururken, fiilî dokunulmazlık alanları oluşabiliyor. Bu da meseleyi ferdî sapkınlıktan çıkarıp, gücün kültürü meselesine dönüştürüyor.
Burada da karşımıza bir medeniyet göstergesi çıkıyor: İnsan, kendini sınırlayan aşkın bir ölçüden koptuğunda; haz, prestij ve güç üçgeni yeni bir ahlâk üretmeye başlıyor. Bu yeni ahlâkta “ayıp” kamusal bir risk olmadığı sürece sorun olmaktan çıkıyor, “günah” ise zaten anlamını yitiriyor. Böyle bir zihniyet dünyasında, kapalı kapılar ardında kurulan düzenekler istisna değil, sistemin gölgede kalan yüzü hâline gelebiliyor.
Epstein vakası bu yüzden yalnızca bir suç örgütü hikâyesi gibi durmuyor. Daha çok, modern güç elitlerinin yaşadığı kopuşu ifşa eden bir röntgen filmi gibi. Bilim, siyaset, finans ve kültür çevrelerinin iç içe geçtiği bir üst tabaka var; bu tabaka kendini hem dünyanın geri kalanından hem de sıradan ahlâkî denetimden muaf görmeye başladığında, ortaya çıkan şey sadece yozlaşma değil, insan tasavvurunun değişimi oluyor. İnsan, sorumlu bir varlık olmaktan çok, imkânları sınırsız bir özne gibi algılanıyor.
Bu noktada olay, “Batı’nın skandalı” olmanın ötesine geçip daha evrensel ama aynı zamanda daha ürkütücü bir soruya kapı aralıyor: Güç yoğunlaşıp denetim zayıfladığında ve kültür haz merkezli bir dile kaydığında, herhangi bir medeniyet uzun süre sağlam kalabilir mi? Yoksa tarih boyunca imparatorlukların çöküşüne eşlik eden o görünmez iç çürüme, bugün sadece daha sofistike mekânlarda ve daha şık davetlerde mi yaşanıyor?
Bunlar bir yana, asıl üzerinde durulması ve tam manasıyla idrak edilmesi gereken husus şudur ki, Batı medeniyeti sadece uygulama yönünden değil, dayandığı ahlâkî ve insanî değerler bütünüyle de kötülüğün kaynağıdır aslında. Sadece güce tapan ve bu gücü azizleştirerek hak ve hukuk gözetmez tutum içinde hareket etmeleri işte bu anlayıştan kaynaklıdır.
Dolayısıyla bu hadiseyi sadece suç başlığı altında okumak, yangını görüp dumanın nereden çıktığını sormamak olur. Asıl mesele, böyle ağların nasıl kurulabildiği kadar, neden bu kadar uzun süre kimsenin gerçekten görmek istemediği. İşte bu körlük, belki de suçtan daha büyük bir medeniyet problemine işaret ediyor.
Sizce burada asıl iflas eden şey hukuk düzeni mi, ahlâk anlayışı mı, yoksa insanın ne olduğuna dair temel kabul mü?
Bu üç seçenek birbirinden kopuk değil; ama hangisi kök, hangisi sonuç diye bakarsak tablo netleşiyor.
Yalnızca hukuk düzeni iflas etti dersek, meseleyi teknik bir arızaya irca etmiş oluruz. O zaman çözüm daha sıkı yasalar, daha sert cezalar, daha güçlü denetim gibi görünür. Oysa Epstein örneğinde görülen şey, kanunların tamamen yokluğu değil; kanunların bazı imtiyazlı kimseler için fiilen askıya alınabilmesidir. Yani hukuk metinleri dururken, hukukî ruh çekiliyor. Bu da bize hukukun tek başına ayakta durmadığını gösteriyor.
Sadece ahlâk anlayışı çöktü demek de bir yere kadar doğru ama yine yüzeyde kalır. Çünkü ahlâk, havada asılı duran bir sistem değildir; insanın ne olduğuna dair inançtan ve bu inanca dayanan fikirden beslenir. Eğer insan, kendini sınırlaması gereken sorumlu bir varlık olarak değil de arzularını gerçekleştirmesi doğal ve meşru bir özne olarak görmeye başlarsa, ahlâk zaten yavaş yavaş “engel” gibi algılanır. O zaman kurallar aşılması gereken bariyerlere dönüşür. Ki az evvel bahsettiğimiz fikir sistemi yoksa zaten ahlâktan bahsedilemez, çünkü ahlâk kendi başına bir şey değildir, bağlı olduğu fikri ileri zuhur ettirebildiği ölçüde anlam kazanır.
Bu sebeblerle en dipteki kırılma, insan tasavvurunda gibi görünüyor. “İnsan nedir” sorusuna verilen cevap değiştiğinde, hukuk da ahlâk da biçim değiştirir. Eğer insan;
– hesap verecek bir varlık değil,
– haz ve güç peşinde koşması normal bir organizma gibi görülürse,
o zaman güçlü olanın sınır tanımaması “sapma” değil, neredeyse beklenen davranış olur. Böyle bir zeminde hukuk, güçlüye karşı değil güçle birlikte çalışmaya meyleder; ahlâk ise kamusal imajdan ibaret bir vitrine dönüşür.
Epstein vakası bu açıdan bir sonuçtur: Hukukun delinmesi de, ahlâkın susması da daha derindeki bu insan anlayışının üstteki yansımalarıdır. İnsan kendini aşkın bir ölçüye bağlı görmeyince, sınırı da ancak yakalanma ihtimali belirler. Yakalanma riski düştüğü anda ise geriye neredeyse hiçbir iç engel kalmaz.
Kısacası burada hukuk çökmüş, ahlâk zayıflamış olabilir; ama bunlar daha çok belirtilerdir. Asıl sarsılan şey, insanın kendini sorumlu ve sınırlı bir varlık olarak görme fikridir. O fikir eridiğinde, geriye kalan boşluğu güç ve haz dolduruyor.
Bu tür karanlık ağların ortaya çıkışı sistemi bozan istisnalar mı, yoksa sistemin kendi mantığının doğal sonuçları mı?
Bu soruya verilecek cevap, bütün resmi nasıl gördüğümüzü ele verir. “İstisna” derseniz, sistemi-düzeni temelde meşru kabul ediyorsunuz demektir. O zaman bu tür ağlar, iyi işleyen bir düzenin içine sızmış patolojik unsurlar gibi görünür: birkaç sapkın aktör, birkaç güvenlik açığı, birkaç kötü niyetli görevli… Temizlik yapılır, düzen onarılır ve yoluna devam eder. Bu bakış açısı rahatlatıcıdır; çünkü krizi sistemin dışına atar.
Fakat Epstein örneğinde karşımıza çıkan tablo, sadece birkaç kişinin karanlık faaliyetiyle açıklanamayacak kadar yaygın bir koruma ve suskunluk alanı gösteriyor. Yıllarca süren görmezden gelmeler, yumuşatılmış yargı süreçleri, itibarlı çevrelerin mesafesizliği… Bunlar tek tek hatalar değil, bir iklim işaretidir. Böyle bakıldığında mesele “sisteme sızmış suç” değil, suça elverişli bir sistem mantığı olur.
Bu mantığın temelinde birkaç unsur öne çıkıyor: Aşırı güç yoğunlaşması, elitler arasında karşılıklı bağımlılık ilişkileri ve kamu denetiminin giderek zayıflaması. Güç, hesap vermekten ne kadar uzaklaşırsa, kendi kapalı dünyasını kurma ihtimali o kadar artar. Bu kapalı dünyada hukuk, dışarıya karşı geçerli bir vitrin kuralına dönüşebilir; içeride ise fiilî kurallar, güç dengeleri ve karşılıklı sırlar belirleyici olur. Böyle bir yapıda karanlık ağlar arıza değil, gölge işleyiş biçimi hâline gelir.
Bu yüzden “tabiî sonuç” derken kastedilen şey, herkesin suç işlemesinin kaçınılmaz olduğu değildir. Kastedilen, sistemin bazı tepe noktalarında hesap vermezlik kültürü üretme eğilimidir. Bu kültür yerleştiğinde, sınırları zorlayanlar için zemin hazırdır; durdurucu mekanizmalar ise ya zayıflar ya da bilerek devre dışı bırakılır.
Sonuçta bu tür yapılar, sistemi bozan yabancı cisimler gibi değil, sistemin aşırı yoğunlaşmış güç alanlarında beliren çatlaklardan sızan karanlık gibidir. Bir ilmin butlanı müntehasında belli olur ölçüsünden meseleye yanaşacak olursak, Batı medeniyetinin müntehasının resmidir karşımızda duran.
İnsanı sınırsız arzu ve güç peşinde koşan bir varlık olarak tanımlayan bir medeniyet, kendi ürettiği bu karanlık sonuçlardan gerçekten kaçabilir mi?
Böyle bir insan anlayışı üzerine kurulu bir medeniyetin, kendi ürettiği karanlık sonuçlardan bütünüyle kaçabilmesi pek mümkün görünmüyor. Çünkü sorun tek tek müesseselerde yahut kişilerde değil; insanı sınırsız arzu ve güç istenciyle tanımlayan fikrî zeminde başlıyor. Bu zemin değişmedikçe, ortaya çıkan krizler bastırılsa bile aynı mantık yeni biçimler altında kendini üretmeye devam ediyor.
Tarih boyunca da benzer bir manzara var: Batılı gücü mutlaklaştıran yapılar defalarca kez tökezliyor, sarsılıyor, hatta “artık bitti” denilen eşiklere geliyor; fakat çoğu zaman dış darbelerden çok iç çelişkilerini başka coğrafyalara, başka toplumlara, başka kriz alanlarına taşıyarak ömrünü uzatmayı başarıyor. Yani çöküş enerjisini bile yönetilebilir bir araca dönüştürebiliyor. Bu yüzden ayakta kalışı, sağlıklı oluşundan değil; krizi ihraç edebilme ve kendi bedelini başkalarına ödetebilme kabiliyetinden kaynaklanıyor.
Fakat bu durum, meselenin çözüldüğü anlamına gelmiyor. Aksine, her ertelenmiş kriz iç yapıyı biraz daha aşındırıyor. İnsan tasavvuru haz ve güç merkezli kaldıkça, hukuk da ahlâk da bu anlayışın hizmetkârı hâline geliyor; sınırlar içten içe boşalıyor. Dışarıdan bakıldığında düzen sürüyor gibi görünse de, içeride anlam kaybı büyüyor. Tarihte büyük medeniyetlerin son dönemlerinde görülen o garip ikilik — ihtişam ile iç çürümenin aynı anda var olması — tam da böyle zamanların işareti.
Dolayısıyla burada “neden hâlâ yıkılmadı?” sorusundan çok, “ne pahasına ayakta kalıyor?” sorusu daha açıklayıcı. Eğer bir düzen, varlığını sürdürebilmek için insanı vasıtalaştırıyor, sınır fikrini eritiyor ve krizi sürekli dışarıya doğru itiyorsa, aslında yıkımını zamana yaymış demektir. Çöküş bazen bir anda değil, uzun bir çözülme süreci olarak yaşanır. Ve o süreçte en çok yitirilen şey, maddî güçten önce, insanın ne olduğuna dair hakikat duygusudur.
Sonuç olarak karşımızda duran şey, yalnızca bir suç dosyası ya da birkaç yozlaşmış figür değil; insanı sınırsız arzu ve güç üzerinden tanımlayan bir anlayışın tarih sahnesindeki ağır bilançosudur.
İnsan tasavvuru düzelmeden, kurulan hiçbir düzen gerçekten düzelmez.


