Amor est titillatio, concomitante idea causæ externæ.
(Aşk, harici bir sebebin tasavvuru eşliğinde tecelli eden bir iç ürpermesidir.)
- Baruch Spinoza
Latin dillerinde duygular için kullanılan temel tabir Descartes’a göre “PASSION” Siponoza’ya göre ise Latincedeki “AFFECTUS” kavramıdır. “AFFECTUS” duygulanım diye çevrilebilir. Aşkı daha iyi idrak etmek için Spinoza’nın kullandığı duygu haritasının başlangıç kısmına bakmak gerekir.
Conatus: Spinoza’nın haritasındaki ilk kavram “Conatus”tur. Conatus hayatta kalma, hayatı sürdürme isteğidir, yani “survive.” İnsanın bütün affectuslarının en temelinde yer alan şey Conatus’tur. Basit bir misal vermek gerekirse, tende açılan bir yaranın havayla temas etmesi halinde kan pıhtılaşır ve vücut hayatta kalmaya yönelik bir refleks ortaya koyar, işte bu Conatus’tur. Bir başka misal vermek gerekirse, acemi konuşmacılar kekelerler, benizleri sararır, elleri titrer, hatta bayılırlar. Kürsü bayılması denilen bir şey vardır. Bu şöyle açıklanır: Hareketsizlik insanı kurtaran bir şeydir. Bir ayı saldırısı tasavvur edelim; hareketsiz kalırsanız kurtulabilirsiniz. Bu, insanın evriminde olan bir şeydir, hareketli olan her şeyi tehlike gibi algılarız. Konuşmacının vücudu tehlike gibi algılanmamak için bayılır ve metabolizmayı yavaşlatır. Benzin sararması neden? Çünkü sinirler damarları sıkar ve vücut kan devinimini yavaşlatır, sükûnete geçerse belayı atlatacağını varsayar. İşte bu Conatus’tur yani hayatta kalmaya yönelik refleks.
Appetitus: Spinoza’nın ikinci kavramı “Appetitus”tur. Bu kavram Arapçada “şevk” kelimesi yani güdü şeklinde ifade edilir. Şevk kelimesinden türeyen iki kelime iştah ve şehvettir. İştah yemeğe karşı olan dürtüdür, yani mideyle ilgilidir. Şehvet ise cinsel ilişkiye yönelik dürtüdür. Latincedeki Appetitus, Hint-Avrupa dil ailesinde Apetit olarak geçer; Fransızlar “bon appétit” İtalyanlar “buon appetito” derler. Nedir Apetitus? Apetitus güdülerin çalışması demektir. Eğer vücudun ihtiyacı olan yiyeceği göndermezseniz mide guruldamaya başlar, tansiyon düşer ve vücut tepki vererek kendini muhafazaya alır. Benzer şeyler cinsel ihtiyaçlar karşılanmadığı zaman da gerçekleşir. Appetitus Conatus’a hizmet eden dürtülerdir ve bu dürtüler asla şuur ile çalışmaz. Dolayısı ile Conatus’ta olmadığı gibi Appetitus’ta da şuur yoktur.
Cupiditas: Spinoza’nın duygu haritasındaki üçüncü kavram “Cupiditas”tır. Cupiditas “arzulamak” demektir. Appetitus’tan farkı ise sözgelimi on gün boyunca bir şey yiyemediniz. Ne yaparsınız? Yaprakları bile yiyebilirsiniz ve yaprakları yerken onun lezzetli olup olmadığını hesaba katmazsınız. Bu Appetitus’tur, çünkü Appetitus’ta şuur yoktur. Ama bir de bu akşam ne yemek istersin, et mi, sebze mi? Et ise kırmızı mı, beyaz mı? Kırmızı ise haşlama mı, tava mı, kızartma mı? Bu suallere verilecek “bu akşam canım biftek çekti” cevabı artık Appetitus değil Cupiditas’tır. Çünkü burada arzu ve şuur mevcuttur.
Cupiditas, arzuladığına ulaşırsa sevinç, ulaştığından hoşnut olursa sevgi, arzuladığına ulaşamazsa elem tecelli eder. Sevgi ise arzulayıp elde ettiğinden hoşlanırsa tecelli eder. Cupiditas’ın arzuladığına ulaşması, fakat ondan hoşnut olmaması durumunda ise nefret tecelli eder. Mesela “bugün ne yemek istersin?” sualine, “bugün levrek yemek istiyorum” demek isteyebilirsiniz. Bu Cupiditas’ın harekete geçmesi demektir. Eğer levrek yiyebileceğiniz bir restorana gidip levrek siparişi verip levreğin masanıza geldiğini görürseniz “sevinç”, lezzetli bir levrek yediğinizi ve ondan hoşlandığınızı tasavvur edelim, bu durumda da “sevgi” tecelli eder. “Bu restoranı beğendim” dediğiniz zaman artık bu sevgidir. Peki, levreği yedikten sonra zehirlendiğinizi tasavvur ettiğimizde, işte burada “nefret” tecelli ediyor.
Haritaya göre en temel Affectus hayatta kalma güdüsü yani Conatus’tur. Bunun üstünde Conatus’a hizmet eden ve şuurun olmadığı dürtülerin teşkil ettiği Appetitus vardır. Appetitus’tan sonra artık şuurun olduğu merhale olan Cupiditas gelir. Cupiditas istediğine ulaşırsa buna “sevinç” denir. Sevinçten sonra, sevgi veya nefret geliyor. Artık bu sevinci yaşatan şeyleri seviyoruz demektir.
Bu noktada “sevgi” ile “aşk” kavramlarını birbirinden ayırt etmek son derece mühimdir. Sevgi ile aşkı birbirinden ayıran şey şuurdur. Şuur sevgiye eşlik eder. Aşkta şuur olmaz, şuur ile aşk yan yana gelemez. Âşık olduğunu düşündüğünüz birine “o kişiyi neden seviyorsun?” diye sorun, size cevap veremeyecektir. Eğer aşkının izahını yapabiliyorsa o kesinlikle âşık olmamıştır. Ama ortada bir sevgi olabilir.
Hoşlanma sevginin öncesi gibi düşünülür, hoşlanmadan önce beğenmek vardır. Hoşlanmak beğenmenin, sevmek ise hoşlanmanın nihayetidir. Sevdiğiniz şeyi beğenmiyor olabilirsiniz. Mesela “ben çocuklarımı çok severim ama bazı davranışlarını beğenmiyorum” diyebilirsiniz.
Dolayısıyla Affectusları tanzim ederken, sevginin altına hoşlanmayı koyuyoruz. Çünkü hoşlanmada bir sevinç buluyoruz. O sevincin altına “arzu”yu, onun altına da “şevk”i yerleştiriyoruz. Onun altına da hayatta kalma refleksini…
Bu duygu haritası şuurdadır. Akıl kavramlara ve idealara ulaştığında bunu bu şekilde açıklar, bütününü yerli yerine koyar ve bunu tutarlı bir şekilde yapmak ister. Duyguları kavrama getirmek mümkün fakat o kavramı tam mânâsıyla açıklamak zordur. Bütün dünyadaki edebiyat literatürü yüzyıllardır aşk kavramını açıklamaya çalışmasına rağmen hâlâ eksiklik hissetmemizin sebebi budur.
Hoş: Bir şeyden hoşlanıyorum dediğimizde yanımızdaki kişinin ondan hoşlanmasını beklemeyebiliriz. Yani ne kadar hoş bir yemek dediğimizde arkadaşımızın aynı yemekten hoşlanmasını beklemeyiz. Ne kadar hoş bir bayan dediğimizde arkadaşımız bence değil diyebilir. Hoş cüzidir, kesin yargılarda ise iki temel özellik mevcuttur. Bircisi küllîdir ikincisi zorunludur. Hoşlanmada hem zorunluluk hem de küllîlik yoktur. Bu yemek, bu kadın deriz, cüziden bahsederiz. Bu beğenmenin küllî olduğunu düşünmeyiz, küllî olduğunu düşünmediğimiz için de zorunlu olduğunu düşünmeyiz.
Hoş, Güzel ve Muhteşem
Immanuel Kant, “estetik yargılar tümel ama zorunlu değildir, akıl ile duyular arasındaki bir oyunun neticesi olduğu için belirsizlik zuhur eder” der. Yani “ne güzel bir bina” dersek arkadaşımızın da onu tasdik etmesini bekleriz. Tasdik etmiyorsa, mimariden anlamıyor diye düşünürüz. Çünkü işin içine muhayyile girdiği için zorunlu değildir. Fakat analitik yargılar hem küllîdir hem zorunludur. 2x2=4 ifadesinin özelliği nedir? Bütün 2’lerin 2’lerle çarpımı 4’tür. Bu küllî ve zorunlu bir yargıdır. Hoş ise doğrudan cüzi bir yargıdır. Bu anlayışa nispetle mesela müzik hoş olur ama güzel olmaz. Fakat resim ve mimari için “güzel” tabiri kullanılır; çünkü oran ve orantı vardır. Güzel, oranlı olduğu için göze hitap eder ve küllî özellik taşır. Güzellik yarışmalarında vücudu teşkil eden unsurlar hep bir oran içinde olmak zorundadır. Burada en güzel orana en yakın olan, güzele en yakın olarak seçilir. Hoş ise cüzidir ve tıpkı güzel gibi o da zorunlu değildir. Güzelin de bir üstü vardır ve o da “muhteşem” diye adlandırılır.
Açık bir havada, yıldızlara baktığınızda semâ size muhteşem gelir. Semâdaki o derinlik, ölçülemezlik ve kuşatılamazlık, gözü aciz bıraktığı için bizde hep bir ebedîlik duygusu uyandırır. Aynı şeyi açık denizlere ve yüksek dağlara bakarken de hissederiz. Katedraller karanlık, heybetli ve ölçümlenemez olduğu için diz çökme ihtiyacı hissettirir. Çünkü muhteşem, karşısındaki insana bütün acizliğini hissettirir; hatta hafif bir korku duygusuna sebep olur. Orta çağ boyunca kilisedeki kudretin karanlık aracılığıyla belirtilmesinin sebebi budur. Haçlı seferlerinin arkasında işte bu kudret vardır.
Demek ki güzelin üstünde muhteşem, altında ise hoş vardır. Muhteşemi beğenemezsiniz, muhteşemden hoşlanıyorum diyemezsiniz. Muhteşem sizi daima iki karşıt duygu arasında bırakır; ya nefret edersiniz yahut âşık olursunuz. Hoş öyle değildir. Hoş cüze bağlı olduğu için zorunlu ve küllî değildir. Güzel bir dondurma size muhteşem gelmez. Güzel ise ölçülü olandır. Kesinlikle herkes tarafından güzel gözüktüğü varsayılır ama güzelliği değerlendirmek onun güzelliğini ortaya koymak muhayyile ile yapıldığından matematiksel önermeler gibi zorunlu değildir. 2 kere 2’nin 4 ettiğini kabul etmeyen birisi düşünülemez. Çünkü analitik bir yargı olduğu için küllî ve zorunludur. Güzel ise küllî olup zorunlu olmadığı için, “bu güzeldir” ifadesine katılmamak kabul edilebilir. Hoşlanmada ise bu durum tamamen görecelidir. Muhteşem sizi aciz bırakır. Ebedîlik hissinin, güvenlik duygunuzu elinizden alması gibi bir özelliği vardır. Muhteşem karşısında kişisel güvensizliğiniz ve acizliğiniz ortaya çıkar. Korku, saygı ve hayranlıkla diz çökersiniz. Raphael’in ya da Leonardo’nun tablosu size diz çöktürmez. Sadece bazıları onları güzel görebilir. Caravaggio’nun bir tablosuna baktığınızda ‘güzel, fena değil’ diyemezsiniz. Rende Magritte’de çok muhteşem şeyler yoktur. Garip bir şekilde Picasso ve Dali de öyledir. Mesela empresyonistler; kim Claude Monet için muhteşem diyebilir ki? Ama Van Gogh için ya da Cezanne için ne dersiniz? Bunlar güzel tablo yapıyor olabilir mi? Güzel tablolar yapan Raphael’dir. Micalangelo’nun eserleri güzel midir? Hayır! Ya rezildir ya da muhteşemdir.

Güzelde sübjektif bir taraf vardır. Çünkü zorunlu değildir. Güzeli bulduğunuzda onu seversiniz. Güzel olanı elde edebilirsiniz, güzele sahip olabilirsiniz, eğer sahip olamazsanız başka bir güzeli arayıp bulur ve ona sahip olursunuz. Çünkü güzelin alternatifi vardır ve arayarak bulunabilir. Muhteşemi arayarak bulamazsınız, belki bir gün onunla karşılaşabilirsiniz. Karşılaştığınız anda kendinizi ona doğru çekilirken bulursunuz. Kendinizi onun karşısında kuvvetsiz ve çaresiz hissedersiniz. Muhteşem sizi kendisine hayran bırakır, hürriyetinizi elinizden alır, ondan kaçamazsınız. Muhteşem sizi yakalar, ezer, korkutur. Çünkü muhteşemin arkasında bir ihtişam hissedersiniz ve o ihtişamın arkasında da kudret olduğunu hissedersiniz. Muhteşem o kadar nadirdir ki onunla karşılaştığınız zaman ödediğiniz bedelleri hiçbir zaman hesaba katamazsınız. Güzel satın alınabilir, muhteşemi satın alamazsınız, muhteşeme sahip olamazsınız, tam tersine muhteşem size sahip olur. Güzeli ihata edebilirsiniz ama muhteşemi edemezsiniz. Çünkü muhteşem “aşk” ve “vecd” ile meydana getirilmiştir. Tıpkı Ayasofya gibi, tıpkı Süleymaniye gibi…


