Babacan Hemingway

0
Babacan Hemingway
En iyi yazarlar sınırlarını bilenlerdir. Hemingway'in birkaç eserini okuduğunuzda bilmişliğe, derinlemesine tasvirlere rastlamazsınız; "ne söyleyeceksen söyle!" diye içinizden geçirmezsiniz hiç.

Bir nesir yazarını büyük yapan şey, anlattığı şeyi okuruna derinlemesine hissettirmesidir. Hemingway bunu yapabilen yazarlardandır. Fitzgerald, Pound ve Eliot gibi güçlü isimler arasında kendi sesini aradı ve buldu. Cümleleri kısalttı, şaşaalı lâflar yerine ihtiyarların muhabbet arasında tavsiye ettiği gibi “dosdoğru” konuştu. Tam da bu yüzden ihtişamının sebebi sadeliği ve samimiyeti oldu. 

Birkaç Hemingway eseri

Kadınsız Erkekler 

Kadınsız Erkekler (1927) hikâye kitabıdır, denir. Gerçekte bir sessizlik arkeolojisidir. Bu kitaptaki erkekler ketumdur. Diyaloglar tuhaf bir biçimde yanından geçer insanın; sonra durup düşünürsünüz; orada bir şey vardı, kaçırdım mı? Hayır, hissettiğiniz şey yazılmamıştı zaten. Bu kitap, erkekliğin içindeki o konuşulmayan korkunun, o gömülü hüznün haritasıdır. Boğa güreşi, boks, av — bunlar mertlik törenleri değildir ama nedir?

Silahlara Veda

Silâhlara Veda'ya (1929) bakılırsa bir savaş romanıdır. Yanılgıdır bu. Silâhlara Veda, savaşın içinde yazılmış bir kaçış romanıdır — ama kaçılan şey düşman değildir, mânâsızlıktır. Teğmen Frederic Henry, İtalya cephesine gönderilir; bir gün bakar, bu savaşın kendisiyle hiçbir alıp veremediği yoktur. Ne ideali vardır ne inancı ne de ülkesi uğruna ölme niyeti. Etrafındaki İtalyan subayları emirleri takip eder, sistem işler, insanlar ölür — ve bunların hiçbirinin bir manası çıkmaz ortaya. Henry bu noktada, çok az insanın yapacağı şeyi yapar; savaştan ayrılır. Kendi kendine, tek taraflı, sessizce. Savaş esnâsında tanıştığı ve aşık olduğu kadınla İsviçre'ye kaçar. Ama Hemingway okura şunu fısıldar; insan anlamsızlıktan kaçamaz; onu yanında taşır. Ve romanın sonu, Henry'nin elinde hiçbir şey kalmadığında, bu fısıltı yüksek sesle doğrulanır. Silâhlara Veda bir adamın dünyayla arasındaki sözleşmeyi tek taraflı feshettiği ve bunun bedelini ödediği; okuru ise cepheden cepheye sürüklerken kendi ruhunun dehlizlerine götüren mühim bir romandır.

Yaşlı Adam ve Deniz

Yaşlı Adam ve Deniz (1952) Hemingway'in “bütün ömrü boyunca yazmak istediği şeyi nihayet yazdığı kitap"tır. Yazar, eseri editörüne teslim ederken "hayatım boyunca yazabileceklerimin en iyisi" diye verdi. Kitap kısacıktır, dili de mevzuu da sadedir. Ancak savaşan ruhlar için bir ders niteliğindedir. yaşlı bir Kübalı balıkçı, Santiago, seksen dört gün eli boş döner, seksen beşinci gün açılır, dev bir kılıçbalığı tutar, üç gün üç gece onu yakalamaya çalışır, Santiago'nun bitik, kanayan elleriyle oltaya abanması, bazen misinayı gevşetip balığı yormaya çalışarak sürüklenmesi, zokayı yutturduğu balığa saldıran köpekbalıklarıyla cebelleşmesi… bunlar bir avın değil, insanın kendi tabiatıyla yüzleşmesidir. Av kim, avcı kim sorusu romanda hiç kapanmaz; Santiago balığa rakip olarak değil, neredeyse kardeş olarak bakar. İkisi de okyanusun ortasında, ikisi de yalnız, ikisi de bu kavgayı kazanmak istemektedir. Hemingway’in başka bir romanında söylediği gibi, “kavgaya girdiysen kazanacaksın!” 

Akıntı Adaları

Hemingway bu romanı 1950'lerin başında yazmaya başladı — Küba'daki Finca Vigia'da, yorgun olduğu döneminde. Ama kitap bitmedi. Eser, edebiyatçının ölümünden sonra 1970'te yayımlandı. Karısı Mary ve editörü birleştirdi parçaları. 

Roman üç ayrı mekânda açılır — ve bu mekânların her biri Hemingway'in bizzat yaşadığı, bildiği, sevdiği yerlerdir.

İlk bölüm Bimini'de geçer — Bahamalar'ın küçük, tenha, berrak sularla çevrili adasında. Hemingway orayı gerçekten severdi; 1930'larda teknesiyle defalarca gitti. Mercanlar, köpekbalıkları, açık deniz balıkçılığı. Bimini'de zaman yavaş akarmış. 

İkinci bölüm Küba'da geçer — Havana'nın gürültüsünde, barlarda, Floridita'da, denizde. Hemingway'in yirmi yılı geçiren evi bu topraklardaydı; Yaşlı Adam ve Deniz’deki kahraman Santiago'yu burada bulmuştu. 

Üçüncü bölüm ise Fransa, Almanya’da geçer. 

Hemingway'in en örtük, en derin otoportresidir. Ressam, yalnız, üç evlilik yapmış, çocuklarını seven ama onlarla yeterince yaşayamamış bir adam. İlk bölümde üç oğlu tatil için yanına gelir — Bimini'nin sularında balık tutarlar, gülerler, konuşurlar. Okur o sahnelerde teessürü hisseder, kırılganlıkların tam sebebini bilemez, hissetmeye çalışır. Sonra çocuklar gider. Ve elem bir haber gelir. Romanda sonlara doğru hep bir şeylerin eksik olduğunu hissetmiştim biliyor musunuz? Onun bazı hikâyelerini de okudum, hiç yarım kalmışlık yoktu, sadece Akıntı Adaları’nda bir şeylerin yarım kaldığını müşahede ettim. Sonra baktım ki, Hemingwayler hep yarım kalmış. Onların ailesinde böyle bir damar varmış… 

Hemingway’in babası Clarence, 1928'de kendini vurarak hayatına son vermiş. Haberi aldığında derinden sarsılmış; ama bunu çevresine pek belli etmemiş. Yıllar sonra bir mektubunda babasının ölümünü "korkaklık" olarak nitelendirmiş.

Clarence'tan sonra kız kardeşi Ursula 1966'da, erkek kardeşi Leicester 1982'de, torunu Margaux Hemingway 1996'da... hepsi kendi canlarına kıymış.

Hemingway'in sonuna gelince… son yıllarını çok ağır geçirmiş. Beyninden tedavi görmüş; elektroşok bile vermişler kendisine. Ve bu “tedaviler” hafızasını ciddi biçimde zayıflatmış. Kelimelerle yaşayan insan, yazamaz olmuş. Hemingway Ketchum'daki evinde, 1961'de bir Temmuz sabahında, babasından miras kalan tüfekle hayatına son vermiş.

 

  • Next Social

Yorum Yazın