Sorun teknolojinin yetersizliği değil, dijital okuryazarlık

0
Sorun teknolojinin yetersizliği değil, dijital okuryazarlık
Türkiye’de her yıl milyarlarca lira “dijital dönüşüm” başlığı altında harcanıyor. Ama gerçek şu ki, o paranın çoğu demirbaş değil, boşluğa savruluyor. Boşluk nerede? Bir sunucuda, bir fiber kabloda, bir lisans anahtarında değil; insanların zihninde, alışkanlıklarında, korkularında ve konfor alanlarında.

Son yıllarda Türkiye’de teknoloji yatırımları hız kesmeden artıyor. Kamu kurumları bulut altyapıları kuruyor, özel sektör yapay zekâ projelerine yöneliyor, start-uplar (girişim ekosistemi) dünya çapında ürünler geliştiriyor. Kağıt üzerinde her şey göz kamaştırıcı görünüyor. Ama sahaya indiğinizde tablo hiç de öyle parlak değil. Yaklaşık 12 yıldır teknoloji projelerinin içinde olan biri olarak açıkça görüyorum ki: Türkiye’nin gerçek sorunu teknoloji değil; teknolojiyi kullanma kültürü. Yanlış süreçler, eksik eğitim, yetersiz yönetişim, dijital davranış eksikliği ve değişime direnç… Kurumlar tökezlediğinde sorun hep aynı noktada ortaya çıkıyor: dijital okuryazarlık. Ve işin en garip tarafı, hâlâ bunu konuşmuyoruz. Hâlâ kurumlar “yeni teknoloji alalım, yatırım yapalım” derdinde, ama sahadaki yetkinlik ve farkındalık eksikliği yüzünden bu yatırımlar çoğu zaman istenen etkiyi gerçekleştiremiyor

Türkiye’de dijital dönüşümün en büyük paradoksu tam olarak şu: Dünyanın en pahalı ERP’lerini (Kurumsal Kaynak Planlama sistemleri), CRM’lerini (Müşteri İlişkileri Yönetimi sistemleri), BI araçlarını (İş Zekâsı araçları), bulut altyapılarını alıyoruz ama sonunda hâlâ “Raporu WhatsApp’tan atar mısın?” noktasına geliyoruz. “Sistem çalışmıyor” denilen projelerin %90’ı aslında çalışıyor. Çalışmayan şey alışkanlık. Bunu kabul etmek işimize gelmiyor çünkü alışkanlık değişimi zor, uzun ve konfor alanından çıkmayı gerektiriyor. Alışkanlık değişimi takribi 12-18 ay sürüyor. Gerçek dönüşüm, sadece teknoloji satın almakla değil, onu doğru anlayacak, kullanacak ve kurumsal kültüre entegre edecek insanlarla mümkün. Dijital okuryazarlığı güçlendirmek, Türkiye’nin kurumlarını ileriye taşıyacak asıl adımdır.

Kurumlarda her projede tekrar eden bir tablo var: Yeni bir platform kuruluyor, sistem hazır, teknoloji tam işlevsel… ama çoğunluk onu tam olarak kullanamıyor. Veriyi girmek, güncel tutmak, temizlemek çoğu zaman öncelik bile olmuyor. Uygulamalar açılmıyor, bildirimler göz ardı ediliyor, görevler zamanında yapılmıyor. Yöneticiler sürekli “Rapor nerede?” diye soruyor; ama raporu oluşturacak davranış ve alışkanlıklar eksik. Saha ekipleri, mobil sistemlerden uzaklaşıp eski yöntemlere geri dönüyor. Türkiye’de en pahalı projeler aslında teknolojiye değil, yanlış çalışan süreçlere harcanıyor. Bir yazılım sistemi ne kadar güçlü olursa olsun, eğer insan kullanım alışkanlığı zayıfsa, sonuç alamazsınız.

Dijital projelerde gözlemlediğim en büyük dijital okuryazarlık boşlukları üç seviyede ortaya çıkıyor:

Yönetici seviyesinde en büyük eksiklik, teknolojiyi stratejiye bağlayamamak. Hâlâ birçok yönetici dijital dönüşümü “IT’nin işi” ((Bilgi Teknolojileri) olarak görüyor. Toplantılarda bulut, otomasyon, yapay zekâ konuşuluyor ama süreç haritalarına bakıyorsunuz: hâlâ Excel, ıslak imza, manuel onay döngüsü. CEO’nun kendi gider pusulasını mobil uygulamadan onaylamadığı bir kurumda dijital dönüşüm laftadır.

Orta kademe ise dönüşümün en güçlü direncini gösteriyor. Yeni sistemler iş yükünü görünür kılıyor, performansı ölçülebilir hâle getiriyor, şeffaflık getiriyor ve hataları kayda alıyor. Bu da çoğu yerde sessiz sabotaj oluşturur. Ben buna “dijital gölge kültür” diyorum: Kurum dışarıdan modern görünür ama iş eski düzen akar. Saha ekiplerinde ise dijital uçurumun en derin hâli var. Mobil uygulama saha çalışanı için “ek iş” gibi algılanıyor çünkü günlük hedefi hâlâ adet, ciro, ziyaret sayısı. “Bu veriyi girersen primin artar” ya da “girmezsen akşam 2 saat fazla mesai yaparsın” gibi somut bir neden sunmazsan, eski defteri tercih eder. 2 saatlik Zoom eğitimiyle “herkes öğrendi” demek en büyük yanılsama. Dijital okuryazarlık sadece teknik bilgi değil, davranıştır. Sadece butona basmak değil, neden bastığını bilmektir.

Yapay Zekâ Çağında En Büyük Risk: Dijital Okuryazarlık Açığıyla AI Kullanmak

Bugün kurumlar yapay zekâdan büyük beklentiler içinde. Ama çoğu “önce AI projesi yapalım, veri sonra düzelir” mantığında. Tam tersi: Garbage in, garbage out. (Çöp girerse, çöp çıkar.) 5 farklı Excel’de tutulan müşteri verisiyle, güncellenmeyen stok kayıtlarıyla yapay zekâya giderseniz ortaya “akıllı hata” çıkar. Daha pahalı, daha hızlı ve daha ikna edici hata. Türkiye’de teknoloji eksiği büyük ölçüde çözüldü. Geriye kalan tek büyük engel “insan yazılımı”nı güncelleyememek.

Peki çözüm ne?

Kurum içi gerçek dijital okuryazarlık programları: Sadece “şuraya tıkla” değil, süreç mantığını, veri sorumluluğunu, hatalı davranışın sonucunu deneyimleten eğitimler.

Dijital davranış tasarımı: Kullanıcıyı doğru davranışa zorlamayan, aksine kolaylaştıran arayüzler, küçük otomasyonlar, teşvik sistemleri.

Dijital liderlik: Yöneticinin bakış açısı değişmeden kurum değişmez. 

Dijital şampiyon ağı: Her departmandan gönüllü 1-2 kişi seçip yetki ve prestij verin; değişim aşağıdan yukarıya çok daha hızlı yayılır.

Küçük zafer stratejisi: Bir süreçte %100 değil, önce tek bir modülü tamamen dijitale taşıyın, somut zaman/para tasarrufu gösterin. İnsanlar sonucu görünce peşinden gelir.

Ceza değil ödül: “Veriyi zamanında girene ekstra prim/yarım gün izin” gibi pozitif teşvikler, uyarı yazısından 10 kat daha etkili.

Türkiye’de her yıl milyarlarca lira “dijital dönüşüm” başlığı altında harcanıyor. Ama gerçek şu ki, o paranın çoğu demirbaş değil, boşluğa savruluyor. Boşluk nerede? Bir sunucuda, bir fiber kabloda, bir lisans anahtarında değil; insanların zihninde, alışkanlıklarında, korkularında ve konfor alanlarında. Biz hâlâ teknolojiyi “büyülü değnek” sanıyoruz. Oysa teknoloji ancak elindeki değneği doğru tutmayı bilen büyücüye yarar. 2025’in son günlerine yaklaşırken şunu çok net görüyorum: Türkiye’nin dijital sıçramasını sağlayacak olan ne bir sonraki yapay zekâ modeli, ne de bir başka milyar dolarlık ihale değil. Yapılacak şey çok basit ve bir o kadar zor: Alâkalı insanları dijital dünyaya gerçekten dahil etmek. Onlara sadece “nasıl kullanılır” değil, “neden kullanılır”ı öğretmek. O gün geldiğinde, Türkiye’nin dijital dönüşümü kâğıt üzerindeki rakamlardan sahaya, sahadan da dünyaya taşacak.

Ben o günü görmek için bir 12 yılımı daha sahada geçirmeye hazırım. Siz de var mısınız? Hadi, bırakalım teknoloji bizi yönetsin diye beklemeyi. Artık biz teknolojiyi yönlendirelim. Türkiye’nin dijital geleceği, bir yazılım güncellemesiyle değil, bir zihniyet güncellemesiyle başlayacak. Gerçek dönüşüm ancak dijital okuryazarlık güçlendiğinde mümkün olacak.

Yorum Yazın