Savaş suçları kavramı tarihî olarak saldırganlığı sınırlamak için ortaya çıkmış olsa da, günümüzde emperyal gücün meşrulaştırma aracına dönüşmüştür. Washington’un müdahaleleri “operasyon”, rakiplerinin hamleleri ise “katliam” olarak adlandırılır. Hukuk dili, siyasî çıkarların tercümanına çevrilmiştir.
Irak işgali bu düzenin en çıplak örneklerinden biridir. Milyonlara varan ölümler yalnızca askeri bir netice değil, şuurlu bir yeniden dizayn politikasının bedelidir. Bir toplum parçalanmış, bölge kalıcı istikrarsızlığa sürüklenmiştir. Buna rağmen işgalin mimarları hâlâ “demokrasi götürme” söylemiyle meşrulaştırılmaktadır.
Vietnam’da yürütülen savaş, ABD’nin sivil nüfusu doğrudan hedef alan stratejisinin portresidir. Napalm bombaları yalnızca askeri hedefleri değil, hayat emarelerinin tamamını yok etmeyi amaçlamıştır. Milyonlarca ölüm, emperyal gücün insan hayatını jeopolitik hesaplarda ne kadar değersiz gördüğünü göstermiştir. İroniktir; ABD’nin Vietnam, Afganistan ve Irak’ta öldürdüğü insan sayısı Nazi Almanyası’nın katlettiği sayıyla neredeyse aynıdır. Avrupalı emperyalistlerin Orta Doğu ve Afrika’da yaptıklarını katmıyoruz bile. Hepsi bir noktada aynı suretin farklı yansımaları.
Libya’da “insani müdahale” kavramı emperyalizmin yeni yüzü olarak sahneye sürülmüştür. Netice ise işleyen bir devletin yıkılması, silahlı grupların yönetimi ele alma hevesi, katledilen insanlar ve kaostur.
Suriye’de uygulanan vekâlet savaşı modeli, modern emperyalizmin maliyet düşürülmüş versiyonuydu. Örgütler ve gruplar yine ABD şemsiyesi altında varlık gösterdi, hâlâ da gösteriyor. Ölüm ve kaos doğrudan ya da dolaylı biçimde aynı merkezden, Washington’dan yönetildi.
Nürnberg’de Naziler tarihte ilk kez uluslararası bir mahkemede hem savaş başlatmakla hem de insanlığa karşı suçlarla yargılandı. Mahkeme, işgal, rejim değiştirme ve nüfuz alanı kurma amacıyla yürütülen savaşları “barış ilkesine karşı suç” olarak tanımlarken; bu savaşlar sırasında sivillerin sistematik biçimde hedef alınmasını ise “insanlığa karşı suç” kapsamına aldı. Ancak bu hukuki ilke “evrensel” bir norm haline gelmedi; yalnızca yenilenlere uygulandı. Galipler için hukuk askıya alındı. Bugün ABD’nin yürüttüğü savaşlar bu kriterlere göre açık biçimde suç niteliği taşımasına rağmen hiçbir yaptırımla karşılaşmamaktadır.
NATO ise bu sistemin askeri kolu olarak işlev görmektedir. “İttifakı savunma” söylemi altında yürütülen operasyonlar, fiiliyatta küresel güç projeksiyonunun vasıtasıdır. Bombalanan şehirler, yıkılan altyapılar ve ölen siviller bu “güvenlik mimarisinin” görünmeyen bilançosudur.
Ekonomik yaptırımlar da çağdaş kuşatma savaşının biçimidir. Açlık, ilaç yokluğu ve içtimai çöküş doğrudan hedef alınır. Bu yöntem bombadan daha sessiz ama çoğu zaman daha ölümcüldür; tıpkı Gazze örneğinde olduğu gibi. Emperyal sistem, insanları silahla değil hayat koşullarını yok ederek teslim alır.
ABD askerlerinin ve yöneticilerinin sistematik biçimde cezasız bırakılması, bu düzenin şuurlu bir tercihi olduğunu göstermektedir. Suç sadece ferdi değil yapısaldır. Savaş, ekonomik çıkarlar, silah sanayisi ve küresel hegemonyanın sürekliliği için üretilmektedir.
Sorun birkaç hatalı operasyon değil; bütün bir dünya düzenidir. Uluslararası hukuk bu düzenin fren mekanizması değil, vitrin süsüdür. Güç sahipleri için esnek, zayıflar için acımasızdır. Evet, Nazizm zorbalığın en çıplak biçimlerinden biriydi. 21. yüzyılda ise aynı mantık daha sofistike vasıtalarla sürdürülmektedir. ABD doğrudan işgal, vekâlet savaşı, yaptırım ve medya manipülasyonu yoluyla küresel Neo-Nazizmini ayakta tutmaya çalışıyor. İdeoloji değişmiş, yöntemler modernleşmiş, vahşetin özü aynıdır.
Cezasızlık sürdükçe yeni Iraklar, yeni Libyalar, yeni Suriyeler kaçınılmazdır. Ülke ve toplumların isimleri değişecek, fail aynı kalacaktır. Tarih değil, onu yönlendirenler bir gün ABD ve suç ortaklarını da yargılayacaktır.


