Toplumdan soyutlanmış bir insan düşünülemeyeceği gibi insanların yaşadığı toplum içinde birbirlerine muhtaç olmaması da tasavvur edilemez. Bu, insanoğlunun yaratılışında mevcuttur. İnsanoğlunun birbirine muhtaç halde yaratılmış olması, dayanışma ve yardımlaşmayı zorunlu hale getirmiştir. Bu yardımlaşma ve dayanışma zorunluluğu iş bölümü gibi, hayatın muhtelif alanlarında ihtisaslaşmayı doğuran faydalı yaşam şekillerinin oluşmasına sebep olur. Zaman zaman bu toplumsallaşma, ihtiyaçların karşılanmaya çalışılması sırasında acze düşen insanların ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri adına başka insanlar tarafından emek, ücret, zaman gibi alanlarda sömürülmesi ve benzeri hadiseler yaşamaya değer insan hayatına yakışmayan durumları da meydana getiriyor. Son iki yüz yılda bir tarafta kapitalizm diğer tarafta komünizm tarafından şekillendirilen insan hayatının zaman ve mekân boyutlarından yükselen çığlıklar, ruhi bunalımlar hep bir ağızdan haykırıyor: “İnsanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için sıkıntıya girmediği bir dünya… Karınlarını doyurmak, barınmak, sağlık hizmeti almak gibi ihtiyaçlarını karşılamak kaygısının güdülmediği bir toplum… Zorunlu ihtiyaçların ötesinde ilmi, estetik, psikolojik vs. ihtiyaçların maliyetsiz karşılandığı bir hayat…”
Bir zamanlar, tam da üzerinde yaşamış olduğumuz topraklardaki ve dahi kaybettiğimiz hinterlandımızdaki insanlar bu haykırışlara gerek duymadan bir yaşam sürüyordu. Bu hayatı yaşamayı mümkün kılan, “ardına çil çil kubbeler serpen ordularımız” vardı. Bu kubbeler kimi zaman bir caminin kimi zaman bir medresenin kimi zaman bir hanın kimi zaman da bir hamamın kubbesiydi. Bu kubbelerin her biri, bir vakıftı. Vakıf medeniyeti…
Klasik ahlak felsefecilerine göre, bir insan bir eylemi ancak üç gaye için gerçekleştirir; fayda, haz ve iyilik. Tıpkı modern zamanlardaki gibi, insanların sosyoekonomik davranışlarını bu üç gaye ile gerçekleştirdiğinden kim şüphe duyabilir ki? Zaten adımız Homo ekonomikus! Bu tanımlamalar yıllarca eğitim alıp kalın kalın kitaplar bitirmiş insanlar tarafından yapılmayagörsün, bir çırpıda hakikat oluveriyorlar. Oysa veren elin kibre, alan elin ise minnete düşmesini engelleyen, fayda, haz ve iyilik kavramlarının da üzerinde bir kavram olan “ihlas”, niyetlerdeki ikincil bütün gayeleri elimine edip sadece Allah rızası için eylemek demektir. Allah için eyleyen bir insan ile karşılaşan, yardım eden, yardım alan insanların birbirini sömürmesi, birbirini ekonomik ve psikolojik zorluklara mecbur etmesi düşünülebilir mi? İşte bu ihlasın sosyoekonomik bir vaziyette inkişaf edip teşekkül etmesine vakıf medeniyeti denir.
Vakıf Kelimesi
“Vakf” Arapça bir kelimedir ve “tutmak, durdurmak, hapsetmek” manalarına gelir. Hac sırasında Arafat’ta vakfeye durulur. “Tevkif” tutuklamak, “mevkuf” tutuklanmış, tutuklu demektir. Terminolojik anlamda ise İmam Ebu Hanife’nin tanımı ile “bir malın menfaatlerini hayır cihetine tahsis etmek” manasına kullanılır. Bir malın vakfedilmesinden bahsedildiğinde, o malın piyasada dolaşımının durdurularak, hayır cihetine tasarruf edilmesi kastedilir.
Niçin Vakıf?
“Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının arkasından başa kakıp incitmeyenler için rablerinin katında özel karşılık vardır. Artık onlar için korku yoktur, onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir.” (Bakara, 262)
İslam inancı insan ilişkileri söz konusu olunca sadaka verme, hibe etme, infakta bulunma ve hatta îsar etme -ki îsar, ihtiyacı olduğu halde vermek demektir- konularında çokça tavsiyeler ve bu tavsiyeleri takiben teşviklerde bulunmuştur. Bunun haricinde ekonomik yardımları zorunlu hale getiren zekâtı farz kılmıştır.
İslam coğrafyalarında vakıf medeniyeti, Allah Resulü’nün şahsına ait Fedek ve Hayber hurmalıklarını vakfetmesi ile başlamış; ardından Allah Resulü’nün sahabeleri mallarını vakfetme konusunda birbirleri ile yarışmışlardır. Hatta öyle ki Cabir Radıyallahu anh, “Ensar ve Muhacirden imkânı olup da infak etmeyen hiç kimseyi bilmiyorum!” demiştir. Daha sonraları Selçuklu ve Osmanlı toplumları da bu geleneğe bağlı kalmışlardır.
Osmanlı’da Vakıf
Osmanlı iç güvenlik, ordu, yüksek medrese, adliye hizmetlerinin dışındaki bütün sosyal hizmetleri vakıflar vasıtası ile yürütmüştür. Devlet ise bu vakıfları ekonomik olarak destekleyip her türlü teminat ve muhafazasını sağlayarak, sosyal hizmetlerin yürütülmesini sağlamıştır. Böylece devlet sosyal hizmetlerin yükünü sırtından atmış, vakıf kuranlar ibadetlerini yerine getirip inançlarını yaşamış, vakıflardan faydalananlar ise para sahipleri tarafından ezilip sömürülmekten kurtularak, minnet duygusu hissetmeden ihtiyaçlarını karşılayabilmiştir.
Medeniyetimize ait vakıf olgusunun en iyi tanımlarından birisini Prof. Dr. Esat Arsebük yapmıştır: “Osmanlı’da bir insan vakıf bir evde doğar, vakıf bir beşikte büyür, vakıf bir mektepte okur, vakıf bir medresede tedrisat yapar, vakıf kitaplardan okur, vakıf çarşısında geçimini sağlar, ölünce vakıf bir tabuta konur ve vakıf bir mezarlığa gömülür.”
2012 yılında, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından basılan, “İlginç Vakıf” adlı kitapçıktan birkaç vakıf ismi verilirse, vakıf kültürünün genişliği daha iyi anlaşılabilir.
- Germeyanoğlu Yakup Çelebi Vakfı: Hastalara evinde bakım hizmeti.
- Esad Mehmed Efendi Vakfı: Evlenecek kızlara çeyiz hazırlama hizmeti.
- Mehmed Han-ı Sani bin Murat Han-ı Sani (Fatih Sultan Mehmet) Vakfı: Duvar yazılarını silme hizmeti.
- Saffet Bin Mehmed Efendi Vakfı: Kadın sığınma evi olarak hizmet sağlar.
- Mehmet Paşa bin Sinan Bey Vakfı: Dere ve nehir kenarına söğüt ağacı dikme hizmeti.
- Keykavus bin Keyhüsrev bin Kılıçarslan Vakfı: Doktorların güzel huylu olması yönünde çalışmalar yapma hizmeti.
- Şemseddin bin Kemal Gürani Vakfı, İsmihan Sultan Vakfı: Fakir bekârları evlendirme hizmeti.
- Mehmed Bey bin İbrahim Bey Vakfı: Güvercinhane yapma hizmeti.
- Ahmed bin İbrahim Vakfı: Halk için hamam ve çamaşırhane yapma hizmeti.
- İbrahim Ağa bin Abdullah Vakfı: Leylekleri koruyup kollama hizmeti.
Hayvanların dahi hizmetine koşan bir medeniyet: Vakıf medeniyeti…
İnsanların Allah rızasını kazanmayı umduğu hemen hemen her alanda mutlaka vakıf kurulmuştur. Kurulan bu vakıfların olmazsa olmaz özellikleri “akar” ve “hayrat” kavramlarını karşılamalarıdır. Vakıflar, akar sayesinde gelir elde eder ve hiç kimseye ihtiyaç duymadan hayrat şartı ile bu gelirleri dağıtır. Osmanlı’daki vakıf modeli, kendi gelir kaynakları sayesinde sürekliliğini koruyacak biçimde kurulurdu. Hayır ve bağış beklenmez. Zaten hayır işi yürüten bir kurumun başkalarından hayır beklemesi de abesle iştigal değil midir? Bu minvalde mesela, Yeni Camii esasında bir külliye ve vakıftır. Bu külliyenin ayakta durup hayır işlerini yürütebilmesi için Mısır Çarşısı bu külliyeye akar olarak yapılmıştır.
Osmanlı’da şehrin merkezinde külliyeler halinde camiler, camilerin etrafında mektepler, medreseler, kütüphaneler, hanlar, hamamlar, sebiller, çeşmeler, vakıf olarak dükkânlar ve çarşılar da bu vakıflara akar olarak kurulurdu. Bunun yanında köprüler, aşevleri, hastaneler gibi diğer sosyal hizmetler de akarlar ile desteklenip halkın istifadesine sunulurdu. İşte bu medeniyetin kendine has anlayışı ile bugünün anlayışı arasındaki sapmaları düzeltmek aslında ilerlemek demek değil midir?
Bu anlayışı en latif şekilde ifade eden vakfiyelerden birisi Sultan III. Ahmet’in kızı Fatma Sultan ile eşi Damat İbrahim Paşa’nın vakfında yazılı olanıdır: “Bu dünya ve öbür dünya mahkemelerinin hâkimi ve dünya ülkelerinin olduğu kadar ruhlar ve melekler âleminin de mâliki olan Allah, ‘Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler’ ayetinin manasına uygun olarak gerçek varlığı hakkındaki en üstün bilgiyi keşfettirmek için, sınıf olarak feleklerden müteşekkil dokuz kubbeli bir dershane ve topraktan da yedi katlı bir medrese icat ve inşa etti. Sonra bir vakfiye tanzim ederek çok geniş mekâna sahip bu küçük sarayın oturma hakkını nesilden nesle beniâdemin meydana getirdiği ailelerden müteşekkil insanlık toplumunun üyelerine vakfetti. Onlara sakin bir hayat temin edecek erzaklar ve azıklar tayin ve tesbit eyledi, bütün dünya sakinlerinin kereminden kaynaklanan ürünler ve nice düzenli gelirler tayin ve vazifeler tahsis etti. Nihayet açık kanununda yürürlükte olan vakfiyesinde idaresinin din ulemasına ve nasırlı görevinin de Halifelere ve iyi karakterli hükümdara edilmesini şart koştu.”

İzler
Meşhur Seyyah İbn-i Battûta, Denizli’yi ziyaret edip çarşıya vardığında, kafile atlarını bir taraftan Ahi Sinan Derviş, diğer taraftan Ahi Duman Derviş çekerek, bu misafirlerin kendi evlerinde konaklaması yönünde münakaşaya tutuşmuşlardır. İbn-i Battûta’nın kafilesi ilk başta soyulmaya ve alıkoyulmaya çalışıldıklarını düşünmüşlerse de hadise kısa sürede anlaşılmıştır. Sonrasında dervişler arasında kura çekilerek kafileyi sırasıyla ağırlamaları kararlaştırılmıştır.
Batılı Seyyah Sigrid Hunke’nin kaydettiği, İstanbul’da ortopedik tedavi gören bir hastanın babasına yazdığı mektup: “Babacığım, benden para getirmenin lazım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem hastaneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel... Başhekim bir gün sonra ayağa kalkabileceğimi ve çok geçmeden taburcu olabileceğimi söyledi. Ama canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, battaniyeler yumuşak ve kadife gibi, çarşaflar bembeyaz. Her odada akarsu var. Soğuk gecelerde her oda ısıtılıyor...”
“Osmanlı atları Vistula nehrinden su içiyorsa burada hak vardır, hukuk vardır, adalet vardır.” sözü Lehistan’da bir atasözü haline geldi.
Bir mal vakfedilince, o mal kişinin mülkünden çıkıp, Allah’ın mülküne girer. Vakıf mülkü kamu mülkü değildir. Özel hukuk tüzel kişiliğine sahip bir yapıdır. Bu sebeple vakıflar hayır işlerini yürütmek için vakfiye adında bir bildiriyle gayelerini sıralar, vakfın hayır işlerine yardım edenlere dualarda bulunur, aynı zamanda bu vakıf işlerini bozup baltalayan kişilere beddualar eder. Vakfın işleyişini bozmak, zarar vermek, engellemek bu medeniyetin insanı tarafından asla kabul edilemez. Çünkü vakıf malına zarar vermek Allah’ın mülküne zarar vermek, Allah’ın hakkına girmek demektir. Bu konuda meşhur bir darbımesel vardır: Hazreti Süleyman bir gün bir karıncaya ceza verir, karınca da bu durum karşısında Hazreti Süleyman’a çıkışarak “tacını tahtını yıkarım” der. Hazreti Süleyman gülümseyerek “senin cürmün ne ki, bunu yapabileceksin?” diye sorar. Karınca, “şu elimle bir avuç vakıf toprağını senin has arazine saçarım, tacını da tahtını da kaybedersin” der. Bu misalle karınca eline sığacak miktardaki vakıf toprağını zimmetine almanın nelere mal olduğu anlatılmak istenmiştir. Bu sebeple Osmanlılar vakıf arazisinden geçirirken hayvanlarının ağızlarını bağlar, vakıf arazisinden çıkınca kendi ayak kaplarını vakıf arazisinin üzerine silkeleyerek ayakkabılarının altındaki toprağı tekrar vakıf arazisine bırakırlardı.
Vakıflar, Cumhuriyet dönemiyle birlikte asli karakterinden uzaklaşıp eski işlevini yitirmiştir. Bu konuya bakışta Ziya Gökalp’e ait aşağıdaki dörtlükte ifade edilen menfi görüşler vakıf meselesinin işleyişine yön vermiştir. Ne yazık ki vakıfların işleyişini akamete uğratmıştır.
“İslamiyet iğrenirken ruhbandan,
Vakıf ona rahipliği öğretmiş.
Harabeler medet umar ümrandan,
İmaretler tembelliği üretmiş.”
Bu gibi fikirler ışığında eğitim faaliyeti yürüten bütün vakıflar, kütüphaneler Milli Eğitim Bakanlığına, sular, mezarlıklar, bayındırlık hizmetleri belediyelere, ormanlar Orman Bakanlığına, bütün sosyal alanlarda faaliyet gösteren yapılar kamu kurumlarına veya tesislere devredildi. Medeni kanun ile de tesis kavramı getirildi. Fakat tesis vakıf demek değildir, insanlar tesislere gelir fakat vakıflar insanların ayağına gider.

Osmanlı döneminden günümüze intikal eden Mazbut Vakıflar adında, bugün yöneticisi kalmamış vakıfların sayısı 52 bindir. Osmanlı döneminde bu vakıfların sayısının 200 bini bulduğu Vakıflar Genel Müdürlüğü eski başkanı Adnan Ertem’in ifadesiyle sabittir. Anadolu’daki ilk vakıf Erzurum Pasinler’de kurulan Divani Vakfıdır ve tarihi 1048’dir. Bu tarih vakıflar genel müdürlüğünün ambleminde de yer alır.
Son yıllarda vakıflar ile ilgili eski bakış açısının terk edildiğini memnuniyetle müşahede etmekteyiz. Bu sayededir ki, bugün Vakıflar Genel Müdürlüğü aracılığı ile geçmişte Osmanlı hâkimiyeti altında kalmış bölgelere gıda ve sağlık gibi alanlarda hâlâ yardım yapılabilmektedir.


