“Barış Kurulu”nun yeni kurulmuş olmasına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail bu kurulun ilk savaşını başlattı; bu kez hedef İran’dı. 28 Şubat sabahının erken saatlerinde İran’daki çeşitli noktalara düzenlenen ABD-İsrail saldırıları, Minab’da (Hürmüzgan Eyaleti) bir ilkokulda en az 140 küçük kız çocuğunun ölümü dâhil olmak üzere ülke genelinde büyük yıkıma yol açtı. Son tahminlere göre İran’da toplam can kaybı bine yaklaştı.
Aslında 28 Şubat 2026’daki saldırı, İran’a yönelik ilk saldırı değildi. İsrail ve ABD İran’la öyle ya da böyle bir savaş hâlindeydi. Bu savaş kimi zaman doğrudan askeri saldırılarla, kimi zaman da İran’a dayatılan uzun süreli hibrit savaş yöntemleriyle (1996’da başlayan cezalandırıcı ABD yaptırımları dâhil) yürütüldü.
Ne İsrail ne de ABD, Birleşmiş Milletler Şartı’na kayda değer bir önem atfetmektedir. Şart’ın 2. maddesi her iki ülke tarafından defalarca ihlal edilmiştir; buna rağmen BM Güvenlik Konseyi’nde bir mahkûmiyet kararıyla karşılaşmamışlardır. Bu durum, Şart’ın itibarını da yerle yeksan etmiştir. On yıllardır ABD ve müttefiki ülkeler İran’ı şeytanlaştırmakta; ülkenin siyasetini “terörizm”, hükümetini ise “diktatörlük” olarak nitelendirmektedir. Böylece Tahran’daki yönetimi devirmeye yönelik girişimlerin, BM Şartı’nı ihlal etse dahi meşru olduğu yönünde bir argüman inşa edilmiştir.
Ancak ABD Başkanı Donald Trump uzun soluklu bir savaşa istekli değildir. Kısa vadeli, hızlı sonuç veren ve gündemi domine edecek başlıklar üretmeyi tercih etmektedir. 3 Ocak 2026’da Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılması ve 30 Ocak’ta Küba’ya petrol satışını engelleyen başkanlık kararnamesi bu yaklaşımın örnekleridir. Trump, İran’da da benzer bir sonuç umuyordu: İran’ın Lideri Ali Hamaney ya da Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın suikastla ortadan kaldırılması. İran lideri Hamaney İsrail-ABD saldırısında öldü. Ancak Trump’ın “rejim değişikliği” çağrılarına rağmen şu ana dek siyasi liderlikte bir dönüşüm yaşanmadı. Haziran 2025’teki saldırı İran’ın nükleer enerji programını yok etmediği gibi, Şubat 2026’daki saldırı da İran’ın siyasi sistemini çökertmedi.
Mevcut İsrail-ABD askeri kampanyasının başlangıcı Ocak 2020’ye uzanır. ABD, Bağdat’ta İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun komutanı Kasım Süleymani’yi suikast ile öldürdü. ABD-İsrail daha sonra Lübnan’ı da vurmuştu. Hizbullah sarsılmış, Eylül 2024’te Hasan Nasrallah da öldürülmüştü.
Müzakereler oyalamaydı
Son saldırıdan saatler önce İran ile ABD arasındaki görüşmelerde bir anlaşmaya oldukça yaklaşılmıştı. Umman Dışişleri Bakanı Sayyid Bedr bin Hamed el-Busaidi, “barış anlaşmasının ulaşılabilir olduğunu” ve İran’ın uranyumu stok yapmama şartını kabul ettiğini açıkladı. Başka bir ifadeyle İran, nükleer programı konusunda kendisine dayatılan taleplerin büyük bölümünü kabul etmeye hazırdı. Buna rağmen ABD ve İsrail’in saldırıya geçmesi, Washington ve Tel Aviv açısından asıl meselenin nükleer program değil, rejim değişikliği olduğunu göstermektedir. Böylece müzakere sürecinde ABD’nin İran’ı oyaladığını idrak etmiş olduk.
Bana öyle geliyor ki, Hamaney’in öldürülmesi, İran Cumhuriyeti’nin destekçilerini demoralize etmek yerine onları daha da güçlendirdi. İran söz konusu olduğunda ABD ve İsrail’in gerçekçi bir kazanma stratejisi bulunmamaktadır. Çok sayıda insanı öldürebilirler; ancak İran milliyetçiliğinin ve siyasî direncin iradesini kıramadılar. Gözüken o ki, ABD yine kazanamayacağı bir savaşa girdi. Önümüzdeki günlerde sürecin nereye evrileceğini göreceğiz.


