Tercüme | Maduro operasyonu: ABD’nin rejim değişikliği hayali neden yine çöküyor?

0
Tercüme | Maduro operasyonu: ABD’nin rejim değişikliği hayali neden yine çöküyor?
Bu yazı, Orta Doğu tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan Dr. Ibrahim al-Marashi ile, Afganistan ve Ortadoğu’da yirmi yılı aşkın saha tecrübesine sahip Kanadalı gazeteci Tanya Goudsouzian tarafından kaleme alınmıştır.

ABD güçleri tarafından 3 Ocak sabahı erken saatlerde kaçırılan Nicolás Maduro’nun görüntüleri, kimi çevrelerde sevinçle, kimilerinde sert eleştirilerle, pek çok kişide ise tanıdık bir “déjà vu” hissiyle karşılandı.

Bu görüntüler, geçmişte “dönüm noktası” olarak sunulan başka anları hatırlatıyordu: Saddam Hüseyin’in yakalanması, Manuel Noriega’nın kelepçeli fotoğrafları, Salvador Allende’nin iddia edilen intiharından hemen önce silahıyla verdiği son kareler…

O zaman da bugün olduğu gibi, bu görüntüler bir çözüm vaadi taşıyordu: “Güçlü adamı ortadan kaldır, ülkenin sorunları kendiliğinden çözülür.”

Bu özgüven, Başkan Donald Trump’ın, Maduro’nun yakalanmasının ardından ABD’nin fiilen Venezuela’yı “yöneteceğini” ima etmesiyle yeniden sahneye çıktı. Tıpkı 2003’te Saddam’ın devrilmesinden sonra Washington’un Irak’ı idare edebileceğine inanması gibi.

Irak’ta askeri başarı hızla siyasi zaferle karıştırıldı. Daha sonra dünya bir iç savaş izledi. ABD güçleri çekildikten sonra ise bu kaos, DEAŞ’ın yükselişi için uygun zemini hazırladı.

Venezuela müdahalesini savunanlar, operasyonun “temizliğine” dikkat çekiyor: Tek bir Amerikan askeri bile ölmedi. Ancak kan dökülmemesi, yirmi yıllık otoriter yönetimle içi boşaltılmış bir toplumun yeniden inşasının kolay olacağı anlamına gelmiyor. Trump’ın “güvenli, düzgün ve temkinli bir geçiş” vaadi fazlasıyla tanıdık geliyor.

Düzen Getirmeyen Bir Alışkanlık

Soğuk Savaş darbelerinden Irak, Afganistan ve Suriye’ye kadar rejim değişikliği neredeyse hiçbir zaman düzenli ve istikrarlı siyasi sonuçlar üretmedi. Aksine çoğu zaman uzun vadeli istikrarsızlığın temelini attı. Venezuela’nın farklı olacağına inanmak için ortada bir neden yok.

Eski Bir İmparatorluk Refleksi

Bir yöneticinin devrilmesini, toplumun sorunlarının çözümüyle eşitleme alışkanlığı ABD’den çok daha eskidir.

1839’da Britanya, Yemen’in güneyindeki Aden limanını ele geçirerek Lahej Sultanlığı’nın yerel otoritesini tasfiye etti ve emperyal çıkarlarına hizmet eden dışsal bir siyasal düzen dayattı. Kısa vadede stratejik bir boğaz kontrol altına alındı; uzun vadede ise parçalanmış yönetim, zayıflamış meşruiyet ve dış aktörlerce şekillendirilmiş bir siyasi yapı ortaya çıktı.

Bu model Soğuk Savaş’ın başlarında sertleşti. 1952’de Mısır’da CIA, Kral Faruk’a karşı Özgür Subaylar darbesini destekledi. Amaç, İngiltere’nin etkisini kırmak ve Sovyet nüfuzunu engellemekti. Sonuç ise on yıllar süren askerî yönetim ve sivil siyasetin içinin boşaltılması oldu.

1956 Süveyş Krizi ve 1967 savaşı, dış müdahaleyle şekillenen rejim değişikliklerinin bölgesel istikrarsızlığı nasıl derinleştirdiğini açıkça gösterdi. Ama ders yine alınmadı.

Geri Tepmiş Bir Şablon

1953’te İran’da ABD, seçilmiş Başbakan Muhammed Musaddık’ı devirdi. Musaddık, Anglo-İran Petrol Şirketi’ni millîleştirmişti. 1953’te Musaddık, bugün Maduro… Yabancı şirketlerin kaynak kontrolüne meydan okuyan liderler ABD’nin öfkesini çekti.

Kısa vadeli kazanç, uzun vadeli meşruiyetin yok edilmesi pahasına elde edildi. Sonrası, ABD destekli bir şah rejimi ve nihayetinde 1979 “İslam Devrimi” oldu.

Aynı şey Irak ve Afganistan’da tekrarlandı: İlk kontrol, ardından isyan, radikalleşme ve çöküş. Rejim değişikliği istikrarsızlığı ortadan kaldırmadı; erteledi ve büyüttü.

Afganistan ise bu mantığın en açık iflasıdır. 1979’da Sovyetler mevcut hükümeti devirip kendilerine yakın bir rejim kurdu; sonuç uzun bir savaş ve çöküş oldu. 2001’de ABD aynı formülü uyguladı. Taliban hızla devrildi, dış destekli bir siyasi düzen kuruldu. Yirmi yıl sonra sistem birkaç haftada çöktü.

İki süper güç, iki farklı ideoloji, aynı başarısızlık.

Latin Amerika’daki sicil de parlak değil. Guatemala’dan Şili’ye, Nikaragua’dan Panama’ya kadar ABD, hızlı zaferler kazandı; ardından yüzeysel reformlar ve kırılgan kurumlar bıraktı.

1954’te Guatemala’da, United Fruit Company’nin (bugünkü Dole) çıkarlarını tehdit eden Başkan Jacobo Árbenz devrildi. “Demokrasi” adına yapılan darbe, on yıllar süren askerî diktatörlük, iç savaş ve yüz binlerce Maya yerlisinin katledilmesiyle sonuçlandı. “Muz cumhuriyeti” kavramı böyle doğdu.

Panama’da Manuel Noriega da uyuşturucu suçlamalarıyla devrildi. Ama ülke, dışa bağımlı ve yolsuzluğa açık bir yapıdan kurtulamadı.

2003 Irak’ı da aynı senaryoydu: Saddam devrildi, devlet çöktü, boşluğu milisler doldurdu.

Merkezî ironi şudur: Lideri devirmek güvenlik ve istikrar getirmedi. Çoğu yerde durumu daha da kötüleştirdi.

Maduro gözaltında, Trump ise ipleri elinde tutuyor. Ama önümüzdeki günler için net bir plan yok. Bu durum, özellikle elektriksiz, yönetimsiz ve belirsizlik içinde uyanan Venezuela halkı için varoluşsal bir tehlike.

En kötü senaryoda bankalar açılmaz, ATM’ler çalışmaz, para geçmez; sert güvenlik güçleri ve paramiliter yapılar boşluğu doldurur. Böyle bir durumda ABD askerlerinin sahaya inmesi kaçınılmaz olur.

Aden’den Kahire’ye, Tahran’dan Kabil’e, Bağdat’tan Şam’a ve şimdi Caracas’a kadar aynı fantezi tekrar ediyor: Bir lideri devirmek meşruiyet oluşturmaz.

Trump, “demokratik geçişi kimin yöneteceği” sorulduğunda sadece “bu adamlar” dedi.

Evet, bu adamların işi zor.

Ve tarih, onların tarafında değil.

ABD’nin rejim değişikliği hayali yine kendi aksiyonuyla çöküyor!

  • Next Social

Yorum Yazın