Varoluş gayesini tamamladıktan sonra devrilip yere serilmiş, kof bir ağaç gövdesine, henüz yaradılış gayemi keşfedememişken, yaslanmış yatıyorum. Hava çok soğuk. Esen rüzgârı size gösteremem ama yapraklar ile dalların hışırtısından ve uğultusundan yola çıkarak belki işittirebilirim.
Rüzgâr da soğuk. Montum, telefonum, çantam ve diğer eşyalarım, ağaçlardan müteşekkil bir ordunun neferlerinden birinin ayaklarının dibinde kaldı, ama hangisinin dibinde olduğunu, bilmiyorum. Daha doğrusu bulamıyorum.
Ne tarafa döndüysem her yön birbirine benziyor.
Oysa ki ben, herkesin ve her şeyin birbirine benzeştiği şehir çölündeki buhranımdan, hakikati unutulmuş ruhçuluğun, ucuz sipirütüel taklitlerine sığınmak üzere birtakım ritüeller gerçekleştirmek için gelmemiş miydim bu ormana? Çalıştığım iş, eşim, ailem…
Aslında çok da sorunlu bir hayatım yoktu benim madde planında; fakat ruhî açlığım? Çevremdeki herkesin küçük hasis hesaplarının üst üste biriktiğinde omuzlarımda nasıl bir yük olduğunu size gösteremem ve rüzgâr gibi işittiremem de. Ama son damla, işten istifaya zorlanmam ve şahsiyetimi muhafaza edebilmek adına hesabını gütmediğim tazminatın, kocam için ehemmiyeti… Neden kimse anlamıyor ki? Para, elbette hayatı idame ettirmek için mühim; fakat kaç para, kaç kilo ağız kokusu çekmeye değer ki?
Montumu ve eşyalarımı bir ağacın dibine bırakmak anlaşılabilirdi; fakat botlarımı niçin çıkardım ki acaba? Spiritualizmin bu açıdan bir hakikati olmasa bile aklın bir hakikati olmaz mı? Ayaklarım hem ıslandı, hem de yaralandı. Yürümek için sarfettiğim ruhî gayret, değme spritualisti hayretler içinde bırakacak raddeyi çoktan geçti.
Güneş battı, doğdu. Battı, doğdu. Battı, doğdu ve benim için son kez battı.
Toprak üzerinde, ıslak bir şekilde, henüz çamurdan yeni yoğurulmuş gibiyim. Doğuyor muyum, yoksa ölüyor muyum? Açlık, susuzluk, yorgunluk… Şuurum yavaş yavaş benden ayrılırken, onun yerine zihnimi şekillendiren, maddeden öte, çevreden ziyade bu yeni idrak ne?
Varlığın en tabiî haliyle fışkırdığı orman içinde yokluğa mahkûm olmak. Bunu söylerken gülüyorum sanıyorum; ama şuurumdan geri kalan kırıntılar, bu titremelerin gülmekten değil de donmak üzere oluşumdan geldiğini fısıldıyor.
Spiritüalizmden beklediklerimizin başlaması gereken yerde, onlar, adeta yalnız varlığa dair katı manalar yüklenmiş oyuncak kamyonlar gibi içimden uzaklaşıp, gidiyor…
Tabiata çıkmak, çığlık atmak, bağdaş kurmak, dinlemek ve dinlenmek. Ruhumun kanayan yaralarını sarmak için geldiğim bu yerde, şimdi bacaklarım fizikî olarak kanar ve vücudum donarken, ruhum ise eli kulağındaki emri bekliyor, bu rüyadan kalkıp öz âleminde uyanmak üzere...
Sarıldığımız, sandığımız ruhçuluk bu kapıya kadarmış. Şimdi, yaradanın huzuruna gidiyorum, Allahçılıktan başka geri kalan tüm ruhçulukların takılı kaldığı perdelerin arkasına. Şaşkınlıkla!
Kaynak: Baran Dergisi