Sosyal medyada hızla yayılan “istihbarat” iddialarının ötesine geçen el-Hamalawy, dikkatleri doğrulanmış temaslara—özellikle de eski İsrail Başbakanı Ehud Barak ile Jeffrey Epstein arasındaki ilişkiye—çekiyor.
***
Jeffrey Epstein’a ait mahkeme belgelerinin yeniden yayımlanması, özellikle İsrail bağlantılı istihbarat iddialarını tekrar gündeme taşıdı. Bazı yorumcular, 2020 tarihli bir FBI “Gizli İnsan Kaynağı” raporuna dayanarak, Epstein’ın yabancı bir ajan olduğu ve İsrail kanalları üzerinden eğitilip görevlendirildiği iddiasını öne sürdü.
Ancak hem bu belgenin hem de mevcut delillerin dikkatli bir şekilde incelenmesi, meselenin sanıldığı gibi bir “casusluk filmi” olmadığını gösteriyor. Asıl ortaya çıkan tablo, küresel elitlerin nasıl denetimden uzak, hesap vermeden hareket edebildiğini gösteren daha derin ve daha rahatsız edici bir manzaradır.
Doğrulanmış Bağ: Ehud Barak ve Epstein
İsrail’le ilgili doğrulanmış bağlantının merkezinde, eski İsrail Başbakanı ve Savunma Bakanı Ehud Barak yer alıyor. Sosyal medyada dolaşan söylentilerden farklı olarak, Barak ile Epstein arasındaki ilişki belgelere dayanmaktadır.
Mahkeme kayıtları, kamuoyuna yansıyan e-postalar ve Barak’ın kendi açıklamaları; Epstein 2008 yılında reşit olmayanlara yönelik suçlardan mahkûm edildikten sonra bile Barak’ın onun mülklerini defalarca ziyaret ettiğini ortaya koyuyor.
Bu görüşmeler sıradan, yüzeysel temaslar değildi. İkili 2010’lu yıllar boyunca temaslarını sürdürdü. Dahası Epstein, Barak’la bağlantılı bazı teknoloji girişimlerine yatırım yaptı. Bu şirketler; güvenlik, veri toplama ve gözetim gibi alanlarda faaliyet gösteriyordu. Özel sermayenin güvenlik ve istihbaratla iç içe geçtiği böylesi alanlarda yapılan yatırımlar, başlı başına ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Ortada açık bir gerçek vardı: Uluslararası kamuoyunda kötü şöhretli hâle gelmiş, mahkûm edilmiş bir cinsel suçlu; eski bir devlet başkanıyla ilişkisini sürdürmeye ve ona finansal destek sağlamaya devam etti. Bu durum bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyordu. Bu, ahlaki ölçülerin zayıfladığını ve elit çevrelerde menfaatin vicdanın önüne geçtiğini gösteriyordu.
Epstein’ın çevresindeki bir diğer önemli isim ise 2008 Florida davasında savunma ekibinde yer alan Alan Dershowitz’ti. Bu isim Filitsin’deki İsrail’in soykırımını destekliyordu. İsrail’e güçlü ve tartışmasız bir destek vermesiyle bilinen Dershowitz, sadece hukuki savunma sağlamadı; aynı zamanda siyasi ve entelektüel çevrelerdeki nüfuzunu da bu ilişkiye taşıdı.
Dershowitz, Epstein’ı yakından tanıdığını kabul etti; ancak kendisine yöneltilen suçlamaları reddetti. Bu suçlamalardan biri daha sonra uzlaşma kapsamında geri çekildi. Buna rağmen mahkeme kayıtları ve gazetecilik çalışmaları, Dershowitz’in Epstein’ın mahkûmiyetinden sonra da aynı elit çevrelerde onunla temasını sürdürdüğünü gösteriyor.
Bu tablo bize şunu anlatıyor: Hukuki güç, akademik itibar ve siyasi bağlantılar bir araya geldiğinde, bazı kişiler için adeta koruyucu bir kalkan oluşabiliyor. Bu kalkan, adalet engelleyebiliyor.
Barak ise Epstein’ın işlediği suçların kapsamından haberdar olmadığını savundu. Fakat görüşmelerin gerçekleştiği dönemde Epstein’ın mahkûmiyeti ve hakkındaki ağır suçlamalar kamuoyunun malumuydu. Böylesi bir geçmişi görmezden gelmek, güç sahibi çevrelerde ahlaki hassasiyetin nasıl ikinci plana atılabildiğini göstermektedir.
Gündeme gelen FBI belgesinde tek bir gizli kaynak, Epstein’ın ABD ve müttefik istihbarat servisleriyle bağlantılı olduğunu, Barak tarafından eğitildiğini ve İsrail istihbaratının bazı görüşmeler sonrası Dershowitz’i sorguladığını iddia ediyor. Ancak bu ifadeler bir soruşturma sonucu değil, doğrulanmamış bir muhbir anlatımıdır.
Aynı kaynak; Rusya bağlantılarından Kushner ailesine, yabancı lobi faaliyetlerinden teknoloji hırsızlığına ve hatta Donald Trump’ın İsrail tarafından “şantaj malzemesiyle baskı altına alındığı” iddiasına kadar birçok ağır suçlama ileri sürüyor. Fakat bu iddiaların hiçbiri belge içinde somut kanıtlarla desteklenmiyor.
Güvenlik kurumları, kendilerine gelen her ihbarı kayda geçirir. Ancak her kayda geçirilen iddia doğru değildir. Bazıları araştırma sonucunda doğrulanır; çoğu ise asılsız çıkar. Bu nedenle ham istihbarat notlarını kesin hüküm gibi sunmak doğru değildir.
Asıl dikkat edilmesi gereken şey, doğrulanmış gerçeklerdir. Ve bu doğrulanmış gerçekler bile başlı başına yeterince sarsıcıdır.
Epstein sadece zengin bir sosyetik değildi. O, elitler arasında bağlantı kuran bir aracıydı. Evleri; siyasetçilerin, milyarderlerin, akademisyenlerin ve iş dünyasının önde gelen isimlerinin bir araya geldiği mekânlardı. Serveti ilişkileri kolaylaştırıyor, güç sahipleri arasında görünmez bağlar kuruyordu.
Bu durum, modern dünyada gücün yalnızca devlet kurumlarında bulunmadığını gösteriyor. Güç; sınır tanımayan sermaye ağları üzerinden dolaşıyor. Hukuki karmaşıklıklar ve sosyal ayrıcalıklar bu ağları koruyor. Epstein bu sistemin merkezî bir halkasıydı.
Barak ile olan ilişkisi de bu çerçeveye oturuyor. Eski devlet başkanlarının, küresel sermaye ağları içinde nasıl hareket ettiğini ve ciddi suçlarla anılan kişilerle bile temasın çıkar ilişkileri nedeniyle sürdürülebildiğini gösteriyor.
Dolayısıyla meselenin “İsrail boyutu”, gizli bir istihbarat operasyonunu kanıtlama meselesi değildir. Mesele; siyasi güç ile ulusötesi finans çevreleri arasındaki sıkı bağdır. Bu bağ, çoğu zaman denetimin ve ahlaki sorumluluğun önüne geçmektedir.
Epstein ile eski bir İsrail başbakanı arasındaki belgelenmiş ilişki bile, elit çevrelerde ahlaki sınırların ne kadar esneyebildiğini göstermeye yeter. Tartışmanın odağı gizli senaryolar değil; gücün adalet karşısında nasıl üstün tutulabildiği olmalıdır.


