Ömer Emre Akcebe yazdı: Çatla Sodom Gomore, patla Bizans ve Roma!

0
Ömer Emre Akcebe yazdı: Çatla Sodom Gomore, patla Bizans ve Roma!
Aylık Baran Dergisi yazarı Ömer Emre Akcebe, insanın ilâhî ölçüyle kurduğu bağı kopardıkça hürleşmediğini; aksine istikametini yitirerek hayvanî içgüdülerin ve şeytanî arzuların alanına savrulduğunu güçlü bir fikir örgüsüyle ortaya koyuyor.

İnsan için ölçü dışarıdan dayatılan bir baskı değil, varoluşunun istikametidir. Allah insanlara mutlak ölçüler bildirmiştir. Bu ölçülerin dışında ise dar bir alan değil, aksine geniş bir helâl sahası bırakılmıştır. Yani insanın hareket alanı yasaklarla boğulmuş değil; istikametsizlikten korunmuş bir serbestliktir. İlâhî ölçü, insan hürriyetini yok eden değil, onu hayvanî ve şeytanî olmaktan muhafaza ederek insanî kılan çerçevedir.

Bugün yaşanan kırılma tam da burada başlıyor. İnsan, kendisini sınırlayan ilâhî ölçüyü reddettikçe hürleştiğini zannediyor. Oysa ölçüsüzlük hürriyet değildir; istikametsizliktir. İstikamet kaybolduğunda insan önce içgüdülerinin peşine düşer. Bu, hayvanî bir serbestliktir. Ardından ölçü tanımamayı bir hak gibi görmeye başlar. Bu ise şeytanî bir serbestliktir. Son aşamada ise insan, kendi arzu ve gücünü mutlaklaştırarak kendisini ölçü koyucu makamına yerleştirir. Böylece kul olmaktan çıkar, farkında olmadan kendisini ilahlaştırma sürecine girer.

Bu zihniyet zemini oluştuğunda kötülük yalnızca işlenen bir fiil olmaktan çıkar; meşrulaştırılan bir tercih hâline gelir. Güç, arzu ve haz sınır tanımadığında masumiyet korunması gereken bir değer olmaktan çıkar, kullanılabilir bir nesneye dönüşür. İşte insanın düşüşü burada derinleşir: Başkasının canı, bedeni ve onuru, güçlü olanın tasarruf alanı gibi görülmeye başlar.

Son yıllarda kamuoyuna yansıyan ve uluslararası soruşturmalara konu olan dosyalar — örneğin Jeffrey Epstein çevresinde ortaya çıkan yapı — bu karanlık zihniyetin nasıl örgütlenebildiğine dair çarpıcı bir tablo sunmuştur. Mahkeme kayıtlarına ve resmî belgelere yansıyan kadarıyla, küçük yaştaki mağdurların istismar edildiği bir ağın siyaset, bürokrasi, finans, sanat ve akademi dünyasından nüfuzlu isimlerle temas hâlinde olduğu görülmüştür. Bu temasların bir kısmının, elde edilen görüntü ve bilgilerin baskı unsuru olarak kullanılmasına imkân verebilecek nitelikte olduğu yönünde ciddi iddialar gündeme gelmiştir.

Burada dikkat çeken husus yalnızca suçun vahşeti değil; böylesi bir yapının uzun süre korunabilmiş olmasıdır. Bu durum ferdî sapkınlıktan çok, ölçü tanımaz gücün birbirini kolladığı bir zeminle ilgilidir. İnsan kendisini mutlaklaştırdığında, karşısındakini de sınırsızca kullanılabilir görmeye başlar. İlâhî ölçü devre dışı kaldığında, güçlü olanın arzusu fiilî ölçüye dönüşür.

Böylece hayvanî serbestlik şeytanî serbestliğe, şeytanî serbestlik ise insanın kendisini merkezîleştirdiği bir sahte ilâhlık iddiasına varır. Bu noktada mesele sadece ahlâkî bir zaaf değil; insanın konumunu unutmasıdır. Kendini kul olarak değil, hüküm koyucu olarak görmeye başlayan insan, en sonunda en zayıfı ezerek ayakta duran bir düzen üretir.

İşte bugün çatlayan şey şehirler değil; insanın kendisini sınırlayan ilâhî ölçüyle bağıdır. O bağ koptuğunda insan, gücü artmış fakat yönünü kaybetmiş bir varlığa dönüşür. İç denetimini yitiren bu insan tipi, sınır tanımayan iradesini medeniyet zannıyla örgütler. Böyle bir zihniyetin kurduğu düzen dışarıdan parlak, düzenli ve güçlü görünebilir; fakat merkezinde hakikat yerine hevâ bulunduğu için içeriden karanlık üretir, zayıfı ezer ve en sonunda kendi temelini de kemirir.

Buradan sonra söylenecek söz sadece ferdî bir ahlâk telkini olamaz. Çünkü istikametsizlikten doğan ölçüsüzlüğün kurduğu düzen de ferdî değil, örgütlüdür. Hakikatten kopmuş güç nasıl ağlar kuruyorsa, hakikate bağlı duruş da dağınık kalamaz. İlâhî ölçü yalnız vicdana çekilmiş bir inanç olarak değil, hayatı, hukuku, siyaseti ve gücü bağlayan bir esas hâline gelmedikçe bu karanlık dağılmaz. Mesele birkaç kötü insanın varlığı değil; kötülüğü taşıyabilen bir zemin oluşudur. O zemini değiştirecek olan da hakikati yalnız düşünenler değil, onu ölçü hâline getirerek yaşayan, yaşatan ve müesseseleştiren bir iradedir.

Baran Dergisi

Yorum Yazın