Sabah gazetesi yazarı Bercan Tutar bugünkü "Avrasyacılığın sonu" başlıklı yazısında, ABD ve Avrupa'nın kurduğu dünya düzeni çökerken Rusya ve Çin liderliğindeki Avrasya kanadının da başarısız olduğunu, bu vetirede Türkiye faktörü ve seçeneğinin bir cazibe merkezi olmaktan ziyade giderek küresel bir jeopolitik determinizme dönüştüğünü yazdı:
"On yıllardır Batı'nın çözülüşünden ve Atlantik'in hegemonik erozyonundan bahsediyoruz. Sayısız kalem sabah akşam küresel güç haritalarında ağırlığın Batı'dan Asya-Pasifik'e kaydığını vurguluyor. Çok az kişi Batı'nın eski gücünü koruduğu kanısında. Bizzat Batılı siyaset adamları battıklarını itiraf ediyor. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Kanada Başbakanı Mark Carney, Macaristan Başbakanı Viktor Orban ve Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb ile ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi siyasetçiler çok kutuplu yeni bir küresel düzenin kurulduğunu vurguluyor.
Yeni dünya paradigmasında başı Avrupa'da Alman siyasiler, Atlantik'in diğer yakasında ise Kanada çekiyor. Yeni sisteme dair tartışmalarda en dikkate değer çıkışlardan biri de NATO'nun çiçeği burnundaki yeni üyesi Finlandiya'dan geldi. Finli Stubb, Amerikan Foreign Affairs dergisinin Ocak/Şubat 2006 sayısında "Batı'nın Son Şansı" adlı makalesinde dünyanın gelecekteki rotası hakkında bazısı hayli ses getiren bazısı ise bildik nakaratlardan oluşan çıkışlarda bulunuyor.
En ünlü nakaratlarından birinde Stubb, dünyanın geleceğine Rusya ve Çin liderliğindeki 'Küresel Güney'in karar vereceğini söylüyor. Bu çıkışa nakarat diyorum. Çünkü Gazze başta olmak üzere Suriye, Venezuela ve şimdi de İran krizlerinde görüldüğü üzere etliye sütlüye karışmayan; sadece ABD ve Avrupa ile vardıkları "modus vivendi"yi (geçici uzlaşıyı) kalıcı bir mutabakata dönüştürmeye çalışan bu Avrasyacı aktörler mi yeni dünyaya yön verecek? Hiç inandırıcı değil.
***
Zira Rusya ve Çin'in Gazze'deki pasifliği Avrupa ve ABD'ninkinden daha beterdi. Venezuela ve Suriye'de müttefiklerini yüzüstü bıraktılar. İran ve İsrail arasındaki 12 günlük savaşta da sırra kadem bastılar. İran ile ilgili tansiyonun en üst safhaya çıktığı bugünlerde yine kayıplar. ABD, kendi müttefiki İsrail'i canla başla savunurken Rusya ve Çin alayı valayla 25'er yıllık stratejik anlaşma imzaladıkları İran'ı kaderine terk etti.
Bırakın BRICS ve ŞİÖ üyesi İran'a ihtiyaç duyduğu uçak ve savunma sistemlerini vermeyi, söylem düzeyinde bile Tahran'a arka çıkıp diplomatik destek dahi veremediler. Şimdi Stubb'a sormak lazım. Bu Avrasya ve Asya Pasifik güçleri mi yeni dünyanın kaderini belirleyecek? Hatta tam tersine, ABD ile uzlaşarak yeni dünyanın ortaya çıkma ihtimalini baltalıyorlar. Çünkü Rusya ve Çin yeni bir dünyadan ziyade dar çıkarlarıyla sınırlı eski dünyalarının ABD tarafından kabul edilmesi için çırpınıyor.
Bu gerçek, son krizlerde bütün çıplaklığıyla bir kez daha ortaya çıktı. Gazze'deki vahşeti Çin veya Rusya'nın tavrı değil Türkiye liderliğindeki ülkelerle Batı kamuoylarının küresel intifadaya dönüşen isyanı durdurabildi. Gazze'de Rusya lideri Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping hiçbir inisiyatif almazken, elini taşın altına sokan kişinin yine ABD Başkanı Donald Trump olması ayıbı Avrasyacılara yeter de artar.
***
Bu bağlamda Rusya ve Çin, zor zamanlarda kendilerine destek veren Küresel Güney'e karşı tarihi bir ihanet içinde. Dolayısıyla dünya kamuoyu bunu görüyor. Bu nedenle yeni sistemin geleceğiyle ilgili gidişatta bu iki ülkenin etkisi giderek azalacak. Bir etkileri olsa da bu sadece negatif yönde olacak. Dolayısıyla Avrasya veya Asya Pasifik hegemonyası daha başlamadan bitti denebilir. Moskova ve Pekin'in jeopolitik egoistliği ABD'nin kendini yeniden toparlamasına yol açıyor.
Hâliyle ABD yaptığı manevralarla son şansını iyi kullandı. Avrasya ise bindiği dalı kesiyor. Bu yüzden umut ve çıkış arayışındaki dünyanın gözü Rusya ve Çin'den ziyade Türkiye'nin üzerinde. Zira kirli ittifaklardan uzak durup ilke ve değerlerinden ödün vermeyen Türkiye, bölgesel ve küresel umudun en güçlü kalesi olarak görülüyor. Hatta Türkiye faktörü ve seçeneği bir cazibe merkezi olmaktan ziyade giderek küresel bir jeopolitik determinizme dönüşüyor."


