Analiz: Venezuela’dan Grönland’a Trump’ın tahakküm gösterisi

0
Analiz: Venezuela’dan Grönland’a Trump’ın tahakküm gösterisi
Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik hamleleri, yalnızca Latin Amerika’ya özgü bir dış politika meselesi değildir. Bu hamleler, Donald Trump döneminde giderek belirginleşen daha geniş bir emperyal tahayyülün parçası olarak okunmalıdır. Aynı dönemde Trump’ın Grönland’ı satın alma ya da fiilen ilhak etme yönündeki açıklamaları, bu tahayyülün coğrafi sınır tanımadığını göstermektedir.

Venezuela’da “uyuşturucuyla mücadele” ve “demokrasi” söylemi üzerinden kurulan müdahale dili ile Grönland örneğinde görülen açık toprak genişletme arzusu, ortak bir mantığa dayanır; içeride ekonomik ve toplumsal sorunlarla karşı karşıya olan Amerikan kamuoyuna, maddi iyileşme yerine imparatorluk gücünün sembolik gösterisini sunmak.

Richard W. Coughlin’in kaleminden:

Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik saldırısı, uzun süredir bilinen tarihî bir gerçeği bir kez daha ortaya koymaktadır: uyuşturucuyla savaş, hiçbir zaman Amerika Birleşik Devletleri dış politikasının gerçek öncelikleri arasında üst sıralarda yer almamıştır. Venezuela örneğinde bu durum son derece açıktır. Venezuela, küresel kokain ticaretinde ikinci bir konuma sahiptir. Üstelik bu ticaretin büyük bölümü Amerika Birleşik Devletleri’ne değil, Avrupa’ya ve Brezilya’ya yönelmektedir. Eğer uyuşturucu ile mücadele gerçekten belirleyici bir politika hedefi olsaydı, Venezuela neredeyse hiç gündeme gelmezdi.

Bu tabloyu daha da çarpıcı hâle getiren gelişme, Donald Trump’ın, Amerika Birleşik Devletleri mahkemelerinde uyuşturucu kaçakçılığı suçundan mahkûm edilmiş olan eski Honduras Devlet Başkanı Juan Orlando Hernández’i affetmiş olmasıdır. Bu af, kamuoyuna siyasi istikrarı destekleyen bir adım olarak sunulmuştur. Ancak gerçekte bu karar, Honduras’taki seçim sürecine doğrudan bir müdahale ettiği anlamını taşımaktadır. Hernández’in serbest bırakılması ile Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun hedef alınması birlikte değerlendirildiğinde, daha geniş bir siyasî görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu tabloda hukuk, yürütme gücünü sınırlayan bir çerçeve olmaktan çıkmış, iktidarın (Trump’ın) çıkarlarına hizmet eden bir araç hâline gelmiştir.

abd venezuela saldirisi.jpg

Bu bağlamda hukuk, siyasal olarak değiştirilebilir ve kullanılabilir bir unsur hâline gelmiştir. Bu eğilim, Trump’ın ilk başkanlık döneminde de gözlemlenmekteydi. Ancak ikinci dönemde bu yaklaşım, yönetim pratiğinin temel karakteri hâline gelmiştir. Fordham Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk etiği profesörü olan ve aynı zamanda eski bir federal savcı olan Bruce Green, bu durumu şu sözlerle ifade etmektedir:

“Trump, federal ceza kovuşturmalarını her türlü amaç için kullanabileceğine inanıyor. Bu amaçlar arasında dış politika görüşlerini ilerletmek, şahsi hesaplaşmalarını sürdürmek, kendi çıkarlarını korumak ve algıladığı siyasi menfaatleri güçlendirmek yer alıyor.”

Bu durum, hukukun siyasal hareketle iç içe geçtiği bir aşamaya işaret etmektedir. Hukuk artık siyasal eylemi sınırlayan bir mekanizma değildir. Aksine, siyasal hareketi hızlandıran bir araç hâline gelmiştir. Hannah Arendt’in kavramsallaştırmasıyla ifade edilecek olursa, bu gelişme devletin ulus tarafından ele geçirilmesinde yeni bir evreyi temsil etmektedir. Hukuki yapılar artık özerk kurumlar olarak varlık göstermemekte, açık biçimde emperyal genişleme ve yürütme gücünün gösterisi için kullanılmaktadır.

Bu emperyal eğilimin pratik sonuçları kısa sürede görünür olmuştur. Gazeteci Jack Paulson, 3 Ocak tarihli bir Substack yazısında dikkat çekici bir gelişmeyi aktarmıştır. Venezuela’da görev yapmış eski bir Merkezi İstihbarat Teşkilatı istasyon şefi olan Enrique de la Torre, LinkedIn üzerinden yaptığı bir paylaşımda, eski Amerika Birleşik Devletleri büyükelçisi James B. Story ile birlikte kurduğu yeni lobi firmasının faaliyetlerini duyurmuştur. Bu firma, hâlihazırda Venezuela’da “demokratik toparlanma, Amerika Birleşik Devletleri ile yeniden angajman ve ülkenin enerji sektörünün yeniden inşası” üzerine çalışan müşterilerle iş birliği yaptığını açıklamıştır. Bu örnek, politika yapıcılar ile özel sektör çıkarları arasındaki döner kapı mekanizmasının ne kadar hızlı çalıştığını açıkça göstermektedir.

Bununla birlikte, bu süreci yalnızca kurumsal fırsatçılık çerçevesinde ele almak yetersiz olur. Müdahalenin kamuoyuna sunulan yüzü Nicolás Maduro’dur. Maduro ve eşinin “narco-terörist” olarak tanımlanması, önemli bir ideolojik işlev görmektedir. Bu suçlamalar, müdahale için ahlaki ve hukuki bir gerekçe üretmektedir. Aynı zamanda Trump’ın Venezuela petrolüne yönelik ilgisi açık biçimde ortadadır. Bu iki unsur, yani uyuşturucu suçlamaları ile enerji kaynaklarına yönelik emperyal çıkarlar, olgusal düzeyde birbiriyle çelişiyor gibi görünebilir. Ancak duygusal ve ideolojik düzeyde birbirini tamamlamaktadır.

Bu bağlamda uyuşturucu kaçakçılığı söylemi, müdahalenin duygusal altyapısını oluşturmaktadır. Bu söylemin kesin olarak doğru olması gerekmez. Önemli olan, kamuoyunda karşılık bulmasıdır. The Big Lebowski filmindeki halı metaforunda olduğu gibi, bu söylem tüm anlatıyı bir arada tutar. Burada işleyen daha derin mantık, ırksal modernizm olarak adlandırılabilecek bir varsayıma dayanmaktadır. Bu varsayıma göre beyaz olmayan toplumlar, modern siyasal düzen içinde kendilerini yönetme kapasitesine sahip değildir ve bu nedenle dış vesayet altına alınmaları gerekir. Bu toplumların kendi hâllerine bırakıldıklarında uyuşturucu üretimi, yolsuzluk, ekonomik çöküş, göç ve suç ortaya çıkaracağı ileri sürülür. Böylece müdahale, açık bir tahakküm olarak değil, koruyucu bir vesayet biçimi olarak sunulur. Üstelik bu vesayet, artık kalkınma ya da ilerleme vaadi bile taşımamaktadır.

Bu düşünce hattı, tarihçi Greg Grandin’in Trump’ın Grönland’ı ilhak etme isteğine ilişkin değerlendirmeleriyle de örtüşmektedir. Grandin’e göre emperyal genişleme, ekonomik güvencesizlik ve toplumsal tıkanmışlık yaşayan Amerikan toplumu için bir telafi mekanizması işlevi görmektedir. Maddi refahın yerini sembolik güç gösterisi almaktadır. Vatandaşlar, ulusal gücün küresel ölçekte sergilenmesine tanıklık etmeye davet edilmekte ve bu güçten bir gün pay alabilecekleri hayaliyle teselli edilmektedir. Bu durum, emperyal pazarlığın yeniden canlandırılması anlamına gelmektedir. Ancak bu kez İkinci Dünya Savaşı sonrasında kullanılan özgürlük, kalkınma ve kolektif refah söylemleri tamamen terk edilmiştir.

Geriye kalan şey, neredeyse kimse için bir gelecek vaadi taşımayan bir tahakküm biçimidir. Trump, “herkes zengin olacak” söylemini sürdürse de bu vaat, somut bir toplumsal dönüşüm içermemektedir. Bu çerçevede Venezuela, istisnai bir örnek değil, Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni hareket tarzının bir göstergesidir. Bu hareket, büyük ölçüde temsil düzeyinde işlemektedir. Günlük yaşam durağanlığını korurken, ilerleyen yalnızca siyasal ve medyatik gösteridir. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak işgalinin Militainment kavramı çerçevesinde yapılan analizlerini hatırlatmaktadır. Ancak bu kez yoğun medya seferberliği ya da 11 Eylül gibi travmatik bir olay olmaksızın benzer bir etki yaratılmaktadır.

Amerikan toplumu, uzun süredir devam eden ekonomik gerileme ve toplumsal çözülme nedeniyle bu tür bir siyasete zaten hazırlıklıdır. Öfke ve hoşnutsuzluk, kolaylıkla dışsallaştırılabilecek nesneler aramaktadır. Ohio’da evcil hayvan yedikleri iddia edilen Haitililer ya da bir gösteri mahkemesinde şeytanlaştırılan Maduro figürü bu işlevi görmektedir. Trump’ın temel hesabı şudur; bu günah keçisi yaratma mekanizması, toplumda yaygınlaşan “sonsuz savaşlar” yorgunluğunu bastırabilir. Düşman yeterince ırksallaştırılmış, suçlulaştırılmış ve insanlıktan çıkarılmışsa, emperyal müdahalenin zafer, istikrar ya da çözüm sunmasına gerek kalmaz. Bu müdahalenin tek vaadi tahakküm olur.

Tercüme: Ekiphaber.com

 

 

 

Yorum Yazın